düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2008 Çarşamba

Daha fazla ışık!


Mehr Licht!
Mehr Licht yani daha fazla ışık

Bunlar büyük yazar Goethenin ölüm yatağında söylediği son sözleri olarak biliniyor.

Bu ne kadar güçlüdür!
Ne kadar aydınlatıcıdır!
Ne çok şeyi çağrıştıran bir deyimdir!
Goethe gibi bir adam,harika bir şairin hayata dair istediği son şey!

Her şeyi daha iyi görebilmek için ,fikirleri aydınlığa kavuşturmak için,algılama yeteneğimizi geliştirmek için,hep ihmal ettiğimiz şeyleri görebilmek için,görünmez gibi duran şeyleri görebilmek için ,ve de etrafımızda olan güzel şeyleri ve değerli insanları görebilmemiz ,farkında olabilmemiz ve müteşekkir olabilmemiz için daha fazla ışık!

En azından benim için en önemli şeyler bunlar.




7 Mart 2008 Cuma

Adımlar

Out of Blue

Adımları seviyorum.
Bizi ileriye götüren onlardır.
Bizi değişikliğe iten onlardır, ve sadece yerimizi değil , bulunduğumuz yerleri ve bizi onlara olan bağlarımızı değişitirendir adımlar.
Kararlarımza yaklaştıranlardır adımlar.
Yenilenmenin en özel ve de en önemli öğesidir.
Bu söylememin nedeni , birinin bir şey yapabilmesi için ilk adımı atması gerektiği içindir.

Bir adımı atabilmek , cesaret ve kararlılık gerektirir.
Bir adım , çok iyi bilinmeyen bir geleceğin başlangıcı, gözüpekliğin ilk yoldaşı,ve olası bir başarının kapısına ilk vuruş olabildiği kadar ,yıkılmaya en yakın geçit da olabilir.
Bu nedenledir ki herkes , ilk adımı atmayı göze alamaz.
Bu ilk adımı atamayan yada atmaya karar veremeyen birilerini de suçlamamak lazım.Çünkü ne daimi gözüpek cesuru oynamak bir kutsamadır , ne de korkak olmak bir lanet.

Önemli olan bence, adımların doğasını ve önemini anlamak ve onları üstelemenin neye mal olacağının farkında olmaktır.Çünkü belki bu şekilde geri kalan her şeyin varsayımı daha kolay olacaktır.

20 Şubat 2008 Çarşamba

Düğmeler

it's a mommy thing;)

Eski bir japon efsanesine göre , düğmeler bir bağı temsil ediyorlar.
Özelliklle çiftler arasında sımsıkı bağlanan giysilerin hediye edildiği söyleniyor , böylece birbirlerinden asla ayrılmayacaklardı.Ayrıca , sadakat anlamına da gelmektedir.
Başka deyişlere göre ise , düğme bu bağın bir meyvesi anlamına geliyordu, yani çocuk!
Ben ise annemin düğme kolesiyonuna bakarken , farklı düşüncelere daldım.Bana kalırsa her düğme , kullanıldığı giysinin trendini ve onun giyildiği süreyi sembolize eder.
Bazıları "proleter imajları" altında bana resmen "komünist ideolojilerini" bağırcasına temsil ettikleri fikrine kapıldım.
Gerçekten de düğmelerin hangi tarihsel döneme yada desene ait olabileceklerine tahmin ederken çok eğlendim.
Sonuç olarak , casual giysiler için fonksiyonel düğmeleri tercich ettiğimin farkına vardım.
Yalnız daha spiritüel,etnik yada otantik giysilerde ,artistik ve duygusal etkiyi artırmak açısından , dekoratif düğmelerin daha iyi duracağını düşünüyorum.


27 Eylül 2007 Perşembe

Kadere içelim?

depth

Kader şişko bir kapitalisttir.Senden çok istekleri vardır , sana 1 şey vermeden evvel canını çıkarttıyor,seni iyice yoruyor.
Kader sarraf bir fahişedir. Aklını çelip ,seni asla istediğin yere götürmeden , senden istediklerini alabiliyor .
Kader ahlakı olmayan bir masaldır.Belki de bizi ona götürebilen birçok yollar vardır ama onların çoğu doğru değildir.
Kader birden çok çözümleri olan bir problemdir.Yakalanmaya çok yakın, çok basit, çok anlaşılır gibi dursa da sizi seçim dilemine sürüklüyor.
Kader ekstravagan şeyleri sever.Abartıyla dosttur.Kontrol edilmiş , iza altına alınmış zevklere, sınırlandırılmış dileklere yaklaşmıyor.Uyuşuk ruhlara , kırık kalplere tahammülü yok.
Vahşi, yabani bir doğası var kaderin.
Asla tolerans göstermez.Özellikle de onun küçük bır kısmıyla yetinenlere.Bu tip durumlardan çok hızlı bir şekilde kaçar.
Ve fakat, kötü bir huyu var:Doyum nedir bilmeyen birilerine , kıskançlığı büyük bir iştahla gösterenlere rastladığında , midesi bozulup ,dökülüyor.Belkide çünkü orada herhangi bir prensip öğesi , seçkin detaylar ve seçicilik isteği bulmadığından rahatça dağıtıyor kendini .
Aslında bakarsan , kader çok karakterli değilmiş! Dolayısıyla da çok değerli bir şey olmasa gerek.
Onun için kaderin canı cehenneme diyorum arkadaşlar.
Şerefe!

24 Ağustos 2007 Cuma

Şehir yalnızlığı

Daha fazla mesai, daha fazla toplantılar, daha fazla dopdolu ajandalar.Daha fazla kariyer planları ,geleceğe dair daha fazla stres , iş arkadaşları arasında daha fazla kıskançlık.Daha fazla entrika , daha fazla güvensizlik, daha fazla üzüntü.Daha fazla iptal edilen görüşmeler,daha fazla geciktirilmiş ziyaretler.Daha fazla uykusuzluk,daha fazla gevşeme.
Daha az sakinlik , daha az huzur, daha az gülümsemeler.Daha az konuşmalar, daha az eğlence,daha az paylaşılacak şeyler.Daha az rahat davranışlar , daha az adanma isteği, daha az sıcaklık.
Daha az detay isteği,daha fazla geçici noktalara odaklanma.Daha az ilgi , daha fazla ani şeylere koşuşturma.Daha az dinleme isteği, daha fazla kaçma hissi.Daha az insanlara katılma isteği , daha fazla kendine kapanmalar.
Bugünkü şehir hayatının sembolü izolasyon,yüzeysellik ve ilgisizliğin bir sentezidir.Hepsi beraber şu kaçınılmaz yalnızlığa yol açıyorlar.
Şehir yalnızlığına.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Dokular üzerinde bir yazı!

art of decay

Fotolarımdan anlamış olmalısınız:) Dokulara hastayım!Her zaman çok dikkatimi çekmişler.

Wikipedian anlatımına göre: Dokular, objelerin dış yüzeylerinden , dokunma hisi ile algılanan /yaratılan özelliklere bağlıdır.
Ama bence ondan bundan daha fazladır.Şahsen onları "Hatıralar Kabukları" olarak tanımlıyorum.Başka bir şekilde düşünmem mümkün değil.Çünkü bana göre dokular bütün senelerin izlerini ve hatıralarını taşıyorlar.Bütün kokuları.Bütün titreyişleri.Bütün çatlamaları.
Kuklaları ile oynayan küçük bir kızın el izini , bazı küçük futbol oynayan çocukların duvara fırlattıkları topun izleri , iki aşıkların ilk isim harflerinin oyması , bir kadının boynunun kadifemsi dokuları , tutkuyla sarılan iki vücudun titreyişi , bir dansçının ayaklarının titremesini , dikkatsizce ama o kadar da duygulu yazılan bir yazının gölgelerini , "baş başa" olan bir dayanışmanın sinerjisini taşıyorlar...Ve bütün bu çeşitli ve yırtılmış tabakalar , renkler zamanın temsilcisi gibiler , her birisi başka bir karaktere, başka bir duruma aittir.Ve bütün doku da bu dinamiğin bir sintezi gibidir.
Harika değiller mi gerçekten?

9 Ağustos 2007 Perşembe

Paradokslar (2006)


Henüz yeni bulduğun ve nasıl olsa sana ait olmayan değerli bir şeyi/birisini kaybetmek , onu gene bir süre sonra gene sana ait değilken bulmak çok acı bir şeydir.
Ama nedense anlamsız bir sevinç ruhunu dolduruyor , ve de ne yazık ki aynı zamanda mütemadyen endişe onu tüm zaman boyunca bomboş bir mağaraya çeviriyor.Kaybetmenin acısı ve yeniden bulmanın mutluluğu. Birbirlerine ne kadar uzak ,ama ne kadar da yakınlar. Insan başka özel bir anı , başka şanslı bir rastlantıyı beklemekten başka ne yapabilir?

16 Haziran 2007 Cumartesi

Nefes nefese

Tepside görkemli görkemli yatıyorlar.Derileri halen harika bir şekilde parlıyor.Kim bilir ne kadar güzel yansımıştır bu kadar güzel kırmızı, oranj renkl derisi değişik sularda!
Vücutlarında halen hayat izleri gözlemleyebilirsin.Sulardaki o hızlı dalışlarını , zarif hareketlerinden kaynaklanan suların titremesini , ve en harika sirenlerini kıskandırmak istermişçesine kuyruklarını cilveli oynatmasını halen hayal edebilirsin!
Kim bilir kaç deniz ve okyanusu geçmişler , kaç değişik sularda yüzmüşler , kaç batmış medeniyetlerden, şehirlerden geçmişler?Kim bilir hangi sualtı sırları , yansımaları ile karşılaşmışlar??
Cam parçalarına benzeyen gözleri halen parlıyor...Öyle kocaman açılmış halleriyle sanki bir mesaj vermek istiyorlar.Belki de son anı anlatmak isterler , o affetmez bir şekilde hızlı olan bir çengelden kaynaklanan o son bayılma anını...sonra da hemen gelen nefes darlığı ve boş çarpınmalar.Ümitsiz dualara benzer bu son çarpınmalar, gidecek bir yeri , kendilerini duyuracağı kimse yok! Gözlerinde felaketin neredeyse korkunç bir odaklanması var.
Ve ağızları , onlar için ne diyeceksiniz?O kadar gürültülü , tüyler ürpertici bir şekilde açılan ağızlarına ne diyeceksiniz?
Bu yarıda kalan çığlığın , yolun ortasında durdurulan haykırmanın önünde Munch'un "Çığlık" karakteri ne dir ki?
Bu ortada kalmak istemeyen hayatın çığlığıdır , kum saati durmuş bir hayatın çığlığıdır , kendi isteği olmadan bu dünyadan kopan hayatın çığlığıdır.
Ayrıca hayatın kapanmasından önceki son isteğidir: neşenin havasını çekmek , heyecanın sıcaklığını hissetmek , kendisiyle son kez sarhoş olmak..
Bu hikayeyi yazmama neden olan arkadaşım Burak'a harika fotosu için çok teşekkürler!
Burakın flickr'daki sitesi: http://www.flickr.com/photos/burakyilmaz61


4 Haziran 2007 Pazartesi

Dayanılmaz tercih : Bir amatör olmak!

Hepimizin bir tercihidir bu : Bir amatör olmak. Bunu beğendiğimiz için mi yapıyoruz?Tabii ki de hayır ama gene de daha güvenli, daha kolay, daha ulaşılır,daha rahat,daha mantıklı ve zekicedir onu seçmek.Risk taşımıyor.Profesyonalizmin stresinden uzaktadır.Prestiji kaybetme korkusundan uzaktadır.
Amatör olmak size transparan bir sığınağı sağlıyor.Bütün eksikliklerinizi, komplekslerinizi, güvensizliklerinizi gizleyebileceğiniz bir sığınaktır bu.Çok rahat ve pratiktir, gittiğiniz her yere taşıyabilirsiniz onu.Aynı zamanda çok da modadır.
Bu günlerde herkes bir şeyde amatör olmuş durumda.Ben bunları iki gruba ayırıyorum:
1.Bu durumun farkında olup , onu bir güvenlik metodu olarak kullanmayanlar.
2.Kendilerini , amatörlüğün güvenli çerçevesinde gizleyenler.

Kendini bir amatör olarak lanse etmek , tertemiz bir gizlenme stratejisidir.Ona başka bir deyişle şöyle de diyebiliriz:Eksikliklerimizin transparan kamufle edilme ve düzeltilme sanatı..
Tamam , belki bu size biraz sert bir tanım gibi gelmiş olabilir, ama eğer biraz üstünde durur ve düşünürsek yukarıdaki deyiminin ne demek istediğini anlayacaksınız...
Bende bir amatörüm.Fotoğrafçılık,sinema,dans,yaratıcı yazı alanlarında amatörlük sürecindeyim.
Ama kabul etmem lazım ki kendime bu etiketi koymaktan bazen rahatsızlık duyuyorum .Prrofesyonel olarak çağrılmak istediğimden değil , sadece yukarıdaki nedenlerdendir rahatsızlığım.Çünkü sanki yolun başında olduğumu kabul etmemek için en kolay yolu seçiyormuşum gibi geliyor.
Sanırım kendisini geliştirmek isteyen herkes şunu kabul etmeli!Bazen hayal kırıklığına da neden olsa bile kendimizi geliştirmek açısından en iyi ilham kaynağı olacaktır!Zordur , ama buna değer!!!

10 Mayıs 2007 Perşembe

Güzelliğin gücü

Hepimizin güzellikten ne kadar büyülendiğimizi görmek şaşırtıcı değilmi?Buna herkes dahildir, rahat insanlar, cana yakın insanlar , somurtkanlar, havalı insanlar..Yani her insan güzellikten anlamadan etkinleniyor.İlgi göstermiyormuş gibi duran snoplar bile ondan fazlasıyla etkilenmiş durumdalar.Onlara gerçekten de gülüyorum, güzel bir şey gördüğünde bir şey göstermemeye çalışma çabalarına, yazık onlara !Hiç bir zaman güzel bir şeyi kabul etmekten çekinmedim , ve onun varlığının bana verdiği bütün neşeyi sonuna kadar farkına vardım.
AMA! Evet her zamanki gibi aması var:) Güzelliği sevin,tadına varın ,etkisiyle sersemleyin de ama onu hayatınızın anlamı olmasına izin vermeyin , ona tapınmayın!
Çünkü hepimiz biliyoruz ki , herşey bir imajdan ibarettir!

5 Mayıs 2007 Cumartesi

Benzetmeler

Aşağıda yazılı olanları birbirlerine çok benzetiyorum:

1.Kafiyeli şiir yazmaktan başka bir şey yazamayan şairler.
2.Tek tip roller oynayabilen aktör/aktrisler (Özellikle de sadece pozitif rollerdekiler)
3.Bir şey yapmaktansa sadece nutuk atmayı bilen yöneticiler.
4.Alternatif besleme modeller yerine , çok iyi bilinen diyetler yada talimatları yeniymiş gibi gösterip onların değerini çok abartan diyetisyenler.
5.Deterjan yada ona benzer tüketimle ilgili basit reklamların yazarları.
6.Kendilerin de anlayamadığı , anlamsız ,gereksiz, amaçsız istekleri ile memurlar.


Hepsinin ortak bir tarafı vardır: Bayağılığı!

25 Nisan 2007 Çarşamba

Makro'daki dünya

Fotoğraf çekerken kullanılan makro stilini çok beğenirim ve sık sık fotolarımda da da kullanıyorum.Tabii ki de sadece çiçek/böcek çekmeye değil , her şeyi makroda çekmeyi severim.Şu yapraklı fotoma bakıyordum da aklıma bir soru geldi: Niye makro çekimi yapmayı seviyorum, yada niye çoğumuzun dikkatini çeker makro?Ayrıca fotoğrafçılıktaki değeri neden bu kadar fazla?
Değerine bakacak olursak , objenin bilinmeyen, yada zorlukla görülen taraflarını göstermesinden ve algılamamızı mümkün kıldığındandır.Objeji belki de hiç aklımızdan geçmeyen bir açıdan bakmamızı sağlıyor.Ne dir bu aklımızdan geçmeyen açı?Bence objenin özel tarafı , dünyasıdır.Gözlerimizin önünde , aniden ve biz hiç hissetmezken bile önümüze açılan tablodur.
Belki biz farkında değiliz ama bu en çok da ilgimizi çeken şeydir.Birisinde az , öbüründe fazla olmak üzere hepimizde birazcık "röntgencilik" :) vardır.Bu hiç de abartılmış bir söz değil bence, hepimiz merak ederiz karşındakimizi , bazen de en özel şeyleri görmek isteriz.Bundan rahatsızlık duyarsak bile hiç bir zaman %100 olarak , vazgeçemeyiz karşındakinin dünyasından bir şeyler öğrenebilmekten , bu basit bir obje olsa bile.
Bence makro çekerken ,yada objeyi makro kadrajına sokarken , objeyi büyütülmüş olarak yakalamaktan ziyade , objenin ince detaylarının yakalanması , ve bir şekilde objenin özelinin detaylarını kadraja hapsedilmesi.En azından bana göre , makronun hedefine en fazla böyle ulaştığıdır.
Ya sizce?

13 Nisan 2007 Cuma

Çılgın Kaktüs

Şaşırmayın bunlar insan saçları değil , kaktüs dalları:) Bana hep insan saçı gibi gelmiştir , bu kaktüsün dalları.Halamın eczanesinde kaç senedir vardır.Çok uzun senelerdir , büyüyor da büyüyor.Kim bilir kaç kez vazosu değiştirildi, yeri değiştirildi, güneş olsun , olmasın ne yer olursa olsun , umrunda bile değil.Onun için önemli olan yaşamak.Başka bir şey onu ilgilendirmez, önemli olan yaşayabilmek için biraz su,ışık bulabilmek ,geri kalanını kendisi haleder.Bu kaktüsü her gördüğümde onun bu yaşama mücadelesine ve yaşama hevesine bayılıp , ona karşı saygı duymadan edemiyorum.Biz insanlar bu kadar güçlü , komplekssiz , iddiasız değiliz.Tabii ki daha fazla isteklerimiz ve beklentilerimiz olacak , aklımız bize bunu için verilmiştir sonuçta , yalnız bazı şeyleri fazlasıyla abarttığımızı ve daha zor ,daha başa çıkılmaz hale kendimiz getirdiğimizi düşünmüyormusunuz?Yada bazen bazı durumlarda mücadele vermeye bile üşendiğimizi?
En azından ben böyle düşünüyorum...
Onun için bu kaktüse benzemeyi çok isterdim...

12 Mart 2007 Pazartesi

Yaşama ısrarı...


Daha evvel fotoğrafçı arkadaşlarımla Çengelköy tarafındaki safarimizde çektiğim bu fotoğrafa bakarken gözüm bir şeye takıldı.Bu ağacın duruşu bana o kadar ısrarcı geldi ki , ondan sonra aklıma bizim de hayata karşı ısrarcı duruşumuz geldi.Hepimiz aynı şeyi yapmıyormuyuz?
Başımıza ne gelirse gelsin , iyi yada kötü , hep aynı ısrlarla devam ediyoruz yaşamımıza .Bu belki de biraz iki yüzlü bir davranış gibi durabilir ama ne yapabiliriz ki , elimizden gelen başka bir şey yok.
Şu ağaca bakın , kim bilir nelerle karşılaşmıştır , ama halen dimdik durup , dallarını etrafa saçmaya çalışıyor, etrafa köklerini daha da fazla yaymaya çalışıyor, hayatta daha sağlam oturmaya çabalıyor..Onun için bu yazımın ana fikri "yaşama ısrarı" oldu.
Yaşama ısrarı , hayat ne kadar acı olsa bile...

7 Mart 2007 Çarşamba

Aldırmazlık


Aldırmazlık...Hepimizin de şikayetçi olduğu konu değil mi?
Uzun zamandır bizi aramayan arkadaşlarımıza , bizi anlamayan meslektaşlarımıza , gereksiz şeyler için ailelerimize , ihmal edilmekle sevdiklerimize şikayet ediyoruz. Ve bu liste daha uzun devam ediyor..
Diğerlere şikayet yağdrımaktan ve onları suçlamaktan , kendimizin de aslında ne kadar aldırmaz insanlara dönüştüğümüzün farkında varmıyoruz..Her gün daha da bireysel davranıyoruz.
Herkes dünyasına çekilmiş durumda , sorunlarıyla ve hırslarıyla ilgilenmekte , öncelliklerimizi yada daha da kötüsü herhangi bir günlük alışkanlığımızı yapmamıza engel olacak herhangi bir şeyle ilgilenmekten kaçınıyoruz..İşteki terfimize seviniyoruz , çiçek bahçemizin güzelliğine bayılıyoruz , yep yeni abiyemiz için çılgına dönüyoruz , yeni saç modelimizden çok heyecanlıyız , bir sürü takıntılarımıza istemediğimiz kadar zamanımız var , buzdolabın önünde dikilip abur cubura dalabiliriz ve başka bir sürü gereksiz şeylere de zaman ayırabiliriz.Tamam anlıyorum , bunlar olmadan belki hayatımız bu kadar heyecanlı ve güzel olmayabilirdi, ama nedense başkalarına sıra gelince ne zamanımız ne de empatimiz kalıyor.Tamam anlıyorum biz insanız , zaaflarımız da var,mükemmel değiliz ve yaşadığımız hayattır bizi buna zorlayan.
Ama tüm bu aldırmazlık nereye kadar?Her şeyin farkına varabilmek için çiçek bahçemizin yanması mı gerekir?Gerçekten bizim etramızla olan herşeyle daha fazla ilgilenmek için , mutlaka bir kayba mı uğramamız gerekir?
Bunu öncellikle , kendimizde çözmemiz gerekiyor , diye düşünüyorum.