Eni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Kasım 2007 Çarşamba
Fotoğraf Kiraathanesi 1 yaşına bastı!
Evet ,sevgili "Fotoğraf Kiraathanesi" grubumuz 1 yaşına bastı.Tam bir senedir, bu grup aktif olarak çok güzel aktiviteler orgaize ediyor, sevgili elemanlarıyla beraber.Bunu kutlayalım dedik ve 18 Kasımda Taksimde toplandık.Görüşme yeri Saray Muhallebicisi oldu.Güzel bir kahvaltı, sohbetten sonra, Taksim yollarına koyulduk.İlk olarak Galatasaray, sonra Fransız Sokağından çıkarak Tophane tarafına doğru ilerledik.Hafif olarak yağmur çiselese de bile,foto çekmeye devam ettik , iyi de ettik çünkü Tophanede gerçekten de harikulade binalar ve manzaralar var.Şahsen her geçtiğimde, yepyeni bir şeyle kaşılaşıyormuşum gibi bi hise kapılıyorum , bu da beni çok heyecanlandırıyor.
Yolculuğumuza Karaköye inerek devam ettik, sonraki durağımız Bankalar Sokağı oldu.Orda da o güzel , eski binaların fotosunu çektikten sonra, Galata Kulesine doğru çıktık.
Acıktığımızı fark ettik ama yavaştan , onun için "Canım ciğerim"e uğramak artık şart oldu:)
Orda da keyifli bir süre geçirdik.Her zamanki gibi şen şakrak davranışlarımızla, herkesi güldürmeyi başardık:)
Günümüz Istiklal yollarında sona erdi..Bir dahaki buluşmaya görüşünceye dek..Sağlıcakla kalın dostlar..
29 Ekim 2007 Pazartesi
Gregor ve Ben

Uzun bir iş günü sona ermişti.Yorucu , yenilikleri yada özel anları olan bir gün değil.
Uzun sözün kısası monoton ve sıkıcı bir iş gün geçirmiştim.Yeni bir şeyi öğrendiğin yada keşfettiğin günlerden olmak şöyle dursun , bilakis , kendimden ve enerjimden taviz verdiğim günlerdendi.
Böyle günlerde eve gitmeye sabırsızlanıyorum. Eve gireyim , orada kapanayım ve günün bütün sıkıntılarımı orada savrulayım istiyordum.
Ben evde oturmayı çok severim.Küçük evciğimi çok seviyorum.Kendi kendime kurduğum o dünyayı seviyorum.Bu belki çok benmerkezci gibi durabilir , ama napalım , ben bunu böyle algılıyorum.
Sonunda varıyorum.Bir rahatlama hissediyorum.İyi yada kötü bu gün de bitti , şimdi rahatlama zamanı , kendi dünyama dönüş zamanıdır.
Kanepeye sızlıyorum.Hep yorgun olduğumda böyle yapıyorum.Gözlerimi birkaç anlığına derin bir karanlığa dalmak istermişçesine sımsıkı kapatıyorum.Bu bende bir sürü rahatsız edici şeylerden kaçıyormuşum gibi bir izlenim bırakıyor.
Gözlerimi yeniden açıyorum.. Beynimde alışılagelmiş bir ferahlama hissediyorum.Gözlerimi serbestçe odanın her tarafına gezdiriyorum..öylesine.. amaçsızca.Gözlerimi otluyorum desem doğru olacak.
Ve aniden , o kadar zorlanarak sağlayabildiğim tüm o rahatlama,gevşeme ve relaksımı benden çalacak olan yaratıkla karşılaşıyorum.
Duvarda duruyor.Küçücüktür.Ama Ama körpe olduğu kadar , çok hızlıdır da .Havadaki en az değişikliğe bile hassas’sa benim hareketlerime karşı tabii ki de hassastır. Büyük diplomattır aynı zamanda .Bir şeyler hareket etmezse, o da orada hiç hareket etmeden duruyor , bir ölü, görünmez biri imiş gibi duruyor.
Işığı söndürmeyi deniyorum.Yeniden açtığımda , onun baya bir yol kattığını fark ediyorum.
-Bak sen , - diyorum içimden.- Kerata , beni mi kandıracan len sen ?
Aslında bu işi iyice düşündüğümde , onun benden üstün olduğunu görüyorum.Şeytanın kendisi kadar hızlıdır , kurnazdır, müthiş bir hissetme sezgisine sahip ve her yere de sorunsuzca kayabiliyor.Benim yer çekimim ise , beni acı bir şekilde yere bağlı tutmaya devam ediyor.
Ona vurmaya karar veriyorum.Yalnız , ne yazık ki yukarıdaki yaratığın belirttiğim özelliklerinden dolayı bu girişimim çok komik olduğunu sonradan farkına varıyorum.
O zaman ne yapayım?
Kendisine aldırmamaya kara veriyorum.Sanki o orda yokmuş gibi, hiç var olmamış gibi.
- Yorgunum , - diyorum - , yatmam lazım.Yatağımın yanındaki duvardan geçtiyse de , bana ne ?
Ama uyuyamıyorum, yapamıyorum.Aklım onun kaygan vücudunda kalıp gitti.
Kaygan ve çabuk kaybolan şeylerden hoşlanmıyorum.Onlarda samimi olmayan bir şey var.Yüzeysel bir şey.Onlardan tiksiniyorum.
Onu düşünmeden edemediğimin farkına varıyorum.Yalnız artık dayanma gücümün de kalmadığının farkındayım.
Onun için artık onun varlığını kabul etmeye karar veriyorum , bu durumu kabullenmeye çalışıyorum, bu hali benimsemeye karar veriyorum.Hatta onunla daha da yakınlaşıp , onu tanıdık biri olarak görmeye çalışıyorum.
Kendisine Gregor adını taktım. Tabii ya Gregor , çünkü kendisi davet edilmemiş , istenilmez birisiydi.Belki de çünkü bir sürü davet edilmemiş birilerinin hayatımda utanmazca, çekinmeden kaymalarını hatırlatıyordu bana.
Dozu kaçırarak, haber vermeden ..serbestçe..
-Gregor , oğlum , - diyorum..Ne kadar istenilmez ve davet edilmemiş olsan da , evimde misafirsin , ondan dolayı seni kovacak değilim. Yalnız sana bir şey söylemem lazım , bunu da kafana iyice sok , anladın mı ?
Ben evde olmadıkça , istediğini yapabilirsin..AMA .. Ben buraya geldiğimde senden bir parçacık bile görmek istemiyorum.Burası benim evim …onun için ne halin varsa gör tamam mı.. nereye kaybolacağın ise beni zerreye kadar ilgilendirmez…
Hiçbir ses duyamıyorum , hiçbir yerde herhangi bir hareket yada iğrenç sürüngenimsi sesler kulağıma gelmiyor.
Anlıyorum..Bu şerefsiz , bana zekiyi , çok bilmişi oynuyor.Öyle .. gizlice.Hiç keyfini bozmadan.
Beni hayatım boyunca saran bütün sinsiler gibi.. duyulmayan sırıtmalarıyla , kendi yaptığı paçozluklarıyla beni utandırarak. Deliriyorum.
Artık bende onunla aynı silahla oynamaya karar veriyorum.Onun gibi yeniden canlanan aptalı oynamaya kara veriyorum.Yapıyorum da.
Öncellikle ışığı söndürüyorum.Bekliyorum.Neredeyse nefes almıyorum , sadece elimdeki terliği sertçe elimde sıkıştırıyorum.
Ve işte , az sonra duvarın üzerinde ıslak ıslak bir sürünmeler hisseder gibi oluyorum.Derim bir diken duvarına dönmüş vaziyette, yalnız hiçbir ses çıkarmıyorum.Bir algılayıcı hücre denizine dönmüş durumdayım.Dalgalı bir sinir okyanusuna.
Sonunda çok yakınlaştığını hissediyorum.Pervasızca oynuyor , hiçbir şeyin onu hissetmediğinden , tam emin olarak.
Ve bu pervasızlığı çok pahalıya mal oluyor.Ebediyet kadar!
Halen sinirlerim çok gergin.Yine de gülümseyebiliyorum.Hatta kahkaha atıyorum. Düşünüyorum da , her zaman bir ayrıntı unutulur , hatalara hep açık bir kapı bırakılır , işler saçma sapan örüldüğünde arap saçına dönüyor.
Bilge planlarla kurulmuş gibi görülüp , aynı zamanda sapıkça olan bu planlarla bir şeyler yapmaya kalkışıldığında , işler sarıp sarmalanıyor.
Onun için bütün bunların yapılmaması daha doğrudur , diye düşünüyorum , politikanı oynamamak , tuzaklar yoğurmamak daha iyidir , en azından bu kadar bayağı bir şekilde değil.Cesur ve biraz aptal olmak , biraz da sabırsız olmak daha iyidir , diyorum.Bence daha sağlıklı.
Battaniyenin vücudumun üzerinde hoş ağırlığını hissediyorum , beni uykuya doğru tatlı mı tatlı uyuşturmasını.
Simsiyah bir gecedir, yıldızsız bir gece.
Etrafı muhteşem bir karanlık sarmış . Tam da arzulanan dinlenmede kaybolmak için olması gereken harikulade karanlık.
Uzun sözün kısası monoton ve sıkıcı bir iş gün geçirmiştim.Yeni bir şeyi öğrendiğin yada keşfettiğin günlerden olmak şöyle dursun , bilakis , kendimden ve enerjimden taviz verdiğim günlerdendi.
Böyle günlerde eve gitmeye sabırsızlanıyorum. Eve gireyim , orada kapanayım ve günün bütün sıkıntılarımı orada savrulayım istiyordum.
Ben evde oturmayı çok severim.Küçük evciğimi çok seviyorum.Kendi kendime kurduğum o dünyayı seviyorum.Bu belki çok benmerkezci gibi durabilir , ama napalım , ben bunu böyle algılıyorum.
Sonunda varıyorum.Bir rahatlama hissediyorum.İyi yada kötü bu gün de bitti , şimdi rahatlama zamanı , kendi dünyama dönüş zamanıdır.
Kanepeye sızlıyorum.Hep yorgun olduğumda böyle yapıyorum.Gözlerimi birkaç anlığına derin bir karanlığa dalmak istermişçesine sımsıkı kapatıyorum.Bu bende bir sürü rahatsız edici şeylerden kaçıyormuşum gibi bir izlenim bırakıyor.
Gözlerimi yeniden açıyorum.. Beynimde alışılagelmiş bir ferahlama hissediyorum.Gözlerimi serbestçe odanın her tarafına gezdiriyorum..öylesine.. amaçsızca.Gözlerimi otluyorum desem doğru olacak.
Ve aniden , o kadar zorlanarak sağlayabildiğim tüm o rahatlama,gevşeme ve relaksımı benden çalacak olan yaratıkla karşılaşıyorum.
Duvarda duruyor.Küçücüktür.Ama Ama körpe olduğu kadar , çok hızlıdır da .Havadaki en az değişikliğe bile hassas’sa benim hareketlerime karşı tabii ki de hassastır. Büyük diplomattır aynı zamanda .Bir şeyler hareket etmezse, o da orada hiç hareket etmeden duruyor , bir ölü, görünmez biri imiş gibi duruyor.
Işığı söndürmeyi deniyorum.Yeniden açtığımda , onun baya bir yol kattığını fark ediyorum.
-Bak sen , - diyorum içimden.- Kerata , beni mi kandıracan len sen ?
Aslında bu işi iyice düşündüğümde , onun benden üstün olduğunu görüyorum.Şeytanın kendisi kadar hızlıdır , kurnazdır, müthiş bir hissetme sezgisine sahip ve her yere de sorunsuzca kayabiliyor.Benim yer çekimim ise , beni acı bir şekilde yere bağlı tutmaya devam ediyor.
Ona vurmaya karar veriyorum.Yalnız , ne yazık ki yukarıdaki yaratığın belirttiğim özelliklerinden dolayı bu girişimim çok komik olduğunu sonradan farkına varıyorum.
O zaman ne yapayım?
Kendisine aldırmamaya kara veriyorum.Sanki o orda yokmuş gibi, hiç var olmamış gibi.
- Yorgunum , - diyorum - , yatmam lazım.Yatağımın yanındaki duvardan geçtiyse de , bana ne ?
Ama uyuyamıyorum, yapamıyorum.Aklım onun kaygan vücudunda kalıp gitti.
Kaygan ve çabuk kaybolan şeylerden hoşlanmıyorum.Onlarda samimi olmayan bir şey var.Yüzeysel bir şey.Onlardan tiksiniyorum.
Onu düşünmeden edemediğimin farkına varıyorum.Yalnız artık dayanma gücümün de kalmadığının farkındayım.
Onun için artık onun varlığını kabul etmeye karar veriyorum , bu durumu kabullenmeye çalışıyorum, bu hali benimsemeye karar veriyorum.Hatta onunla daha da yakınlaşıp , onu tanıdık biri olarak görmeye çalışıyorum.
Kendisine Gregor adını taktım. Tabii ya Gregor , çünkü kendisi davet edilmemiş , istenilmez birisiydi.Belki de çünkü bir sürü davet edilmemiş birilerinin hayatımda utanmazca, çekinmeden kaymalarını hatırlatıyordu bana.
Dozu kaçırarak, haber vermeden ..serbestçe..
-Gregor , oğlum , - diyorum..Ne kadar istenilmez ve davet edilmemiş olsan da , evimde misafirsin , ondan dolayı seni kovacak değilim. Yalnız sana bir şey söylemem lazım , bunu da kafana iyice sok , anladın mı ?
Ben evde olmadıkça , istediğini yapabilirsin..AMA .. Ben buraya geldiğimde senden bir parçacık bile görmek istemiyorum.Burası benim evim …onun için ne halin varsa gör tamam mı.. nereye kaybolacağın ise beni zerreye kadar ilgilendirmez…
Hiçbir ses duyamıyorum , hiçbir yerde herhangi bir hareket yada iğrenç sürüngenimsi sesler kulağıma gelmiyor.
Anlıyorum..Bu şerefsiz , bana zekiyi , çok bilmişi oynuyor.Öyle .. gizlice.Hiç keyfini bozmadan.
Beni hayatım boyunca saran bütün sinsiler gibi.. duyulmayan sırıtmalarıyla , kendi yaptığı paçozluklarıyla beni utandırarak. Deliriyorum.
Artık bende onunla aynı silahla oynamaya karar veriyorum.Onun gibi yeniden canlanan aptalı oynamaya kara veriyorum.Yapıyorum da.
Öncellikle ışığı söndürüyorum.Bekliyorum.Neredeyse nefes almıyorum , sadece elimdeki terliği sertçe elimde sıkıştırıyorum.
Ve işte , az sonra duvarın üzerinde ıslak ıslak bir sürünmeler hisseder gibi oluyorum.Derim bir diken duvarına dönmüş vaziyette, yalnız hiçbir ses çıkarmıyorum.Bir algılayıcı hücre denizine dönmüş durumdayım.Dalgalı bir sinir okyanusuna.
Sonunda çok yakınlaştığını hissediyorum.Pervasızca oynuyor , hiçbir şeyin onu hissetmediğinden , tam emin olarak.
Ve bu pervasızlığı çok pahalıya mal oluyor.Ebediyet kadar!
Halen sinirlerim çok gergin.Yine de gülümseyebiliyorum.Hatta kahkaha atıyorum. Düşünüyorum da , her zaman bir ayrıntı unutulur , hatalara hep açık bir kapı bırakılır , işler saçma sapan örüldüğünde arap saçına dönüyor.
Bilge planlarla kurulmuş gibi görülüp , aynı zamanda sapıkça olan bu planlarla bir şeyler yapmaya kalkışıldığında , işler sarıp sarmalanıyor.
Onun için bütün bunların yapılmaması daha doğrudur , diye düşünüyorum , politikanı oynamamak , tuzaklar yoğurmamak daha iyidir , en azından bu kadar bayağı bir şekilde değil.Cesur ve biraz aptal olmak , biraz da sabırsız olmak daha iyidir , diyorum.Bence daha sağlıklı.
Battaniyenin vücudumun üzerinde hoş ağırlığını hissediyorum , beni uykuya doğru tatlı mı tatlı uyuşturmasını.
Simsiyah bir gecedir, yıldızsız bir gece.
Etrafı muhteşem bir karanlık sarmış . Tam da arzulanan dinlenmede kaybolmak için olması gereken harikulade karanlık.
17 Ekim 2007 Çarşamba
Döndüm , buradayım..

Biliyorsunuz arkadaşlar geçen günlerde yoktum, memlekette idim. Buradaki yokluğum ondan kaynaklanıyor.
Arnavutluk ve Karadağ, Budva şehrinde (2 gün) geçirdim son 2 haftamı.Güzel günlerdi , dolaştım ama en önemlisi sevdiklerimle kaliteli zaman geçirdim.Anneciğimle yemek sonrası kahveyi içtim , hoş sohbetlere daldım ve bir daha onun bana olan harika arkadaşça yaklaşımına aşık oldum.Bu bana çok iyi geldi.Ama şimdi de yokluğunu çok hissetiriyor ne yazık:(
Napalım en kısa görüşmemizi bekleyecem artık..Galiba benim hayatım birilerini,bir yerleri özleyerek geçecek:(
Sizi de sıkmadan bazı çektiğim fotolarla baş başa bırakıyorum dostlar!
Sevgiler,
Eni
27 Eylül 2007 Perşembe
Kadere içelim?

Kader şişko bir kapitalisttir.Senden çok istekleri vardır , sana 1 şey vermeden evvel canını çıkarttıyor,seni iyice yoruyor.
Kader sarraf bir fahişedir. Aklını çelip ,seni asla istediğin yere götürmeden , senden istediklerini alabiliyor .
Kader ahlakı olmayan bir masaldır.Belki de bizi ona götürebilen birçok yollar vardır ama onların çoğu doğru değildir.
Kader birden çok çözümleri olan bir problemdir.Yakalanmaya çok yakın, çok basit, çok anlaşılır gibi dursa da sizi seçim dilemine sürüklüyor.
Kader ekstravagan şeyleri sever.Abartıyla dosttur.Kontrol edilmiş , iza altına alınmış zevklere, sınırlandırılmış dileklere yaklaşmıyor.Uyuşuk ruhlara , kırık kalplere tahammülü yok.
Vahşi, yabani bir doğası var kaderin.
Asla tolerans göstermez.Özellikle de onun küçük bır kısmıyla yetinenlere.Bu tip durumlardan çok hızlı bir şekilde kaçar.
Ve fakat, kötü bir huyu var:Doyum nedir bilmeyen birilerine , kıskançlığı büyük bir iştahla gösterenlere rastladığında , midesi bozulup ,dökülüyor.Belkide çünkü orada herhangi bir prensip öğesi , seçkin detaylar ve seçicilik isteği bulmadığından rahatça dağıtıyor kendini .
Aslında bakarsan , kader çok karakterli değilmiş! Dolayısıyla da çok değerli bir şey olmasa gerek.
Onun için kaderin canı cehenneme diyorum arkadaşlar.
Şerefe!
4 Eylül 2007 Salı
Koku..
Güzel fotosuyla hikayeme renk katan arkadaşım Şifa Barlas'a çok teşekkürler (flickr adresi :http://www.flickr.com/photos/74944580@N00)
Dopdolu olan bir zambağın polenlerin kokusu, bir ağaç kabuğunun muskla karışık olan aroması , kayanın üzerinde olan bir fosilin burun delici havası , bir kül parçasının yanık kokusu.. Bunların hepsi de değişik bir şekilde dikkat çekicidir.Bu kokulara bir de insan profilini , insan ruhunun esansını ve insan kalbinin gözeneklerinin dokularını eklediğinizi düşünün ve işte böylece bir insanın aurasını yaratmış oluyorsunuz.Bir ruhunun kimyasına doğru sizi götüren en harika rehber...Size de , böylece sadece bu ruha doğru seyahat etmek kalır.
Aniden kapı açılır ve bütün oda senin kokunla doluyor.Odanın her köşesi onu sanki garip bir hızla emer gibi.Ekşi bir tazeliği olan ve sanki tüm bir ormanın esrarengizliğini taşıyan bir çam kokusudur bu.Odadaki hava bir anda bir telmişçesine gerginleşiyor.Başka hiç bir koku cereyan etmiyor , hiç başka bir esintinin izi yok , her yerde senin kokunun hakimiyeti var.
İşte benim yolculuğum burada başlıyor.Zalimce çekici olan o yolculuk , o kapalı gözlerle yapılan hislerimin takibi.Bütün duyularım ; bu kokunun onlara verdiği sevinçle kontrolden çıkmış bir hızla özgürce sarhoş gibi dolaşıyorlar, bu mutlu trans denizinde yüzüyorlar.
Şu anda onları frenleyen tek bir neden vardır ; bu kokunun her damlasını tutmak, her notunu gizlice hapsetmek , her nüansını fanatikçe gizlemek ve bunu da ruhumun kilerinin derinliklerinde sıkıştırmak!
Sonra da bununla , zor saatlerimde,senin özleminle dolu olan saatlerimde yeniden göz göze geleceğim , yokluğunun verdiği hummaları durdurmak için bu kokuya yeniden ihtiyacım olacak...
Nefes alamıyorum ..artık değil..Senin kokunla doluyum...Aslında bundan şikayetçi filan da değilim.Ondan bir tanecik damla bile bırakmak istemiyorum.
Beni şoke ediyor, onu koklayınca kafayı buluyorum , beni titretiyor , bana çok ilginç şeyler yaptırıyor ve fakat onun bir zerresinden bile vaazgeçemiyorum.
Artık kokun daha da yoğun hissediliyor...Bana çok yakın olmalısın, herhalde yazı masama kadar gelmişsindir.Kokunun muzaffer savurmasının neden olduğu nefes darlığımdan patlayacak gibi oluyorum.Evet şimdi masamdan geçiyorsun ve bana merhaba demeye yaklaşıyorsun.Belki 5 , en fazla 7 adımdır bizi artık ayıran.Sen benimle selamlaşmaya geliyorsun , ben artık bunu biliyorum.Rahat tavırlarınla , her zamanki babacan davranışlarınla yaklaşıyorsun.
Sen bu kadar yakınsın!
Ama ben kafamı çevirmeye korkuyorum. Çünkü seni görünce , hep yaptığım, o durdurulamaz sevinçten kaynaklanan o spontan tavırlarımı sergilemekten korkuyorum.Bunları yapacağımı biliyorum , hep aynı şekilde davranıyorum çünkü.Parlak gözlü bir gülümseyiş, saçma sapan ve güya "naber dostum" der gibi bir el hareketi , babacan bir konuşma..işte herzaman yaptıklarım bunlardır seni gördüğüm zaman.Kim bilir bunlar ne kadar salakça gözüküyor.Bunları düşünmek bile kalbimi dondurmaya yetiyor.
Onun için etrafımda neler olduğunu görmemek için olağanüstü çaba sarfediyorum.Hatta nefes bile almamaya çalışıyorum.Sonuçta her şeye neden olan da odur...Hızlı bir şekilde bilgisayarda bir şeyler yazıyor gibi yapıyorum.Klavye , kontrolünü kaybetmiş olan parmaklarım karşısında , bazı soluk feryatlar çıkartıyor. Bu ses , az da olsa beni rahatlatıyor.En azından gözlerimi karartıp , etrafımdan az da olsa kopmamı sağlıyor.
Aniden sırtımda bir elin dokunuşunu hissediyorum.Kafamı güya tembel bir şekilde çevirip , mimiğime en yavaş hareketleri , tepkilerime bir kaplumbağa ritmi vermey çalışıyorum..
Sen beni her zamanki gibi selamlıyorsun, ama bu sefer ilginç bir canlılıkla , gözünde parlayan bir ışıkla.Reflekslerimi tutmaya çalışmaktan zaten bitap düşen beynimin işini , daha da zorlaştıran rahatsız edici bir bakışla bana bakmaya devam ediyorsun.
Beni bu gece vereceğin partiye davet ediyorsun.Bana evet yada hayır deme fırsatı vermeden kaçıp beni daha da karışık bir kafayla burakıveriyorsun.
-Hay Allah parti adresini bile vermedi-diye düşünüyorum - ki o sırada masada duran ve üstünde "iki kişilk davet" yazan bir kutuyu görüyorum.
Şaşkın bir halde kutuyu açıyorum ve içinde asla görmeyi aklımdan bile geçirmediğim şeyi görüyorum: Benim kullandığım parfümü!
-Sen benim parfümümü nerden biliyorsun ki?, - diye düşünüyorum.
Şişeyi çevirince arkada bir not buluyorum : Sezgilerini ve duygularını takip et!Onlar seni yanlış adrese götürmezler!
Gülümsüyorum... Adımlarımı artık rastgele atmayacağımdan emin olduğum yepyeni bir yolculuğa çıkıyorum..
31 Ağustos 2007 Cuma
Bugün benim 1.nci flickr doğum günüm:)
25 Ağustos 2007 Cumartesi
Now Public'te yayınlanan 2 fotom:)

Hiyaaaa ! Now Public ( yada başka adıyla : kitlelerin mediası olarak tanınan ) , ve değişik insanların hikaye, foto ve video paylaşımı yaptığı bir haber sitesinde iki fotom yayınlandı:)
Linklerine buradan ulaşabilirsiniz.Sayfadaki nickim flickr nickim ile aynı : marielito:
1.http://www.nowpublic.com/petas_new_id_rather_go_naked_than_wear_fur_spokes_model
2.http://www.nowpublic.com/are-beverages-making-you-fat
Now Public hakkında daha fazla bilgi için bkz :http://www.nowpublic.com/node/161611
Umarım beğenirsiniz:)
2.http://www.nowpublic.com/are-beverages-making-you-fat
Now Public hakkında daha fazla bilgi için bkz :http://www.nowpublic.com/node/161611
Umarım beğenirsiniz:)
24 Ağustos 2007 Cuma
Şehir yalnızlığı
Daha fazla mesai, daha fazla toplantılar, daha fazla dopdolu ajandalar.Daha fazla kariyer planları ,geleceğe dair daha fazla stres , iş arkadaşları arasında daha fazla kıskançlık.Daha fazla entrika , daha fazla güvensizlik, daha fazla üzüntü.Daha fazla iptal edilen görüşmeler,daha fazla geciktirilmiş ziyaretler.Daha fazla uykusuzluk,daha fazla gevşeme.Daha az sakinlik , daha az huzur, daha az gülümsemeler.Daha az konuşmalar, daha az eğlence,daha az paylaşılacak şeyler.Daha az rahat davranışlar , daha az adanma isteği, daha az sıcaklık.
Daha az detay isteği,daha fazla geçici noktalara odaklanma.Daha az ilgi , daha fazla ani şeylere koşuşturma.Daha az dinleme isteği, daha fazla kaçma hissi.Daha az insanlara katılma isteği , daha fazla kendine kapanmalar.
Bugünkü şehir hayatının sembolü izolasyon,yüzeysellik ve ilgisizliğin bir sentezidir.Hepsi beraber şu kaçınılmaz yalnızlığa yol açıyorlar.
Şehir yalnızlığına.
9 Ağustos 2007 Perşembe
Paradokslar (2006)
Henüz yeni bulduğun ve nasıl olsa sana ait olmayan değerli bir şeyi/birisini kaybetmek , onu gene bir süre sonra gene sana ait değilken bulmak çok acı bir şeydir.
Ama nedense anlamsız bir sevinç ruhunu dolduruyor , ve de ne yazık ki aynı zamanda mütemadyen endişe onu tüm zaman boyunca bomboş bir mağaraya çeviriyor.Kaybetmenin acısı ve yeniden bulmanın mutluluğu. Birbirlerine ne kadar uzak ,ama ne kadar da yakınlar. Insan başka özel bir anı , başka şanslı bir rastlantıyı beklemekten başka ne yapabilir?
18 Temmuz 2007 Çarşamba
Kırık düşler bulvarı
Karanlıkta yapayalnız yürüyorum.Her şey katranlı bir maskeyle kaplanmış gibi.Ağaçlar bağırıyormuş gibi duran çıplak boşluklarında ürkütücü görünüyorlar..Ümitsizce yukarıya doğru uzanan dalları , kendileri de tespit edemediği,tanımadığı,görmediği bir yere doğru yalvarıyormuşçasına duruyorlar...
Sayısız bulutlar , pusu kuran bir volkana benzeyen , sıkıntılı gökte hücum ediyorlar.
Bu nefes daraltıcı durumdan bir an evvel kurtulabilmek için daha da hızlı yürümeye başlıyorum , ama ortaya çıkan kap kalın bir duvar , o kadar ani bir karşılaşma olur ki ona çarpmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.
Kafamı dönüp ona bakıyorum..Tüm duvarın fotoğraflarla dolu olduğunu görmekten de kendimi şaşırmaktan alıkoyamıyorum.Gözlerimin önünden benim ve hayatımın çeşitli imajları geçiyor.Her bir tanesinin kendisine özgü pişmanlıkları ve hüzünlüğüyle.Her bir tanesi acılı izlerini bırakarak.Her biri kalbimi kanatırcasına kazarak...
Unutulmuş simaları , aklımdan çıkan anları , içe bastırılmış hayal kırıklıkları , gizlenmiş heyecanları , anlamsız bir şekilde olsa da bile , hiç bir zaman gerçekleşmemişse de bile ümitli bekleyişleri fark ediyorum.Bu hisleri bu şekilde sergilendiğini görmek ne kadar da garip bir durum!Bunların hepsinin kısır ümitlere dönüştüğünü bilmek de ne kadar hüzünlü bir şey...Hiç bir şey bu tahrip edici melankoli durumdan fazla uzanmamıştır!
-Bugün bir elma yedim , ama içinde bir solucan bile bulamadım..Keşke bulsaydım!En azından bu bir değişiklik olacaktı , sıkıntı denizden serinletici ,yeni bir dalga gibi olacaktı...Ama bu mümkün değildir!Daimi boşluk hüküm etmeye devam edecek!
Ruhumun yeraltı şehrinde olan bu gezinti , beni ölümüne yordu.Beni yukarıya kaldıracak bir asansöra ihtiyacım var!Çünkü başka bir bulvarda gezmek istiyorum artık!
10 Temmuz 2007 Salı
16 Haziran 2007 Cumartesi
Nefes nefese
Tepside görkemli görkemli yatıyorlar.Derileri halen harika bir şekilde parlıyor.Kim bilir ne kadar güzel yansımıştır bu kadar güzel kırmızı, oranj renkl derisi değişik sularda! Vücutlarında halen hayat izleri gözlemleyebilirsin.Sulardaki o hızlı dalışlarını , zarif hareketlerinden kaynaklanan suların titremesini , ve en harika sirenlerini kıskandırmak istermişçesine kuyruklarını cilveli oynatmasını halen hayal edebilirsin!
Kim bilir kaç deniz ve okyanusu geçmişler , kaç değişik sularda yüzmüşler , kaç batmış medeniyetlerden, şehirlerden geçmişler?Kim bilir hangi sualtı sırları , yansımaları ile karşılaşmışlar??
Cam parçalarına benzeyen gözleri halen parlıyor...Öyle kocaman açılmış halleriyle sanki bir mesaj vermek istiyorlar.Belki de son anı anlatmak isterler , o affetmez bir şekilde hızlı olan bir çengelden kaynaklanan o son bayılma anını...sonra da hemen gelen nefes darlığı ve boş çarpınmalar.Ümitsiz dualara benzer bu son çarpınmalar, gidecek bir yeri , kendilerini duyuracağı kimse yok! Gözlerinde felaketin neredeyse korkunç bir odaklanması var.
Ve ağızları , onlar için ne diyeceksiniz?O kadar gürültülü , tüyler ürpertici bir şekilde açılan ağızlarına ne diyeceksiniz?
Bu yarıda kalan çığlığın , yolun ortasında durdurulan haykırmanın önünde Munch'un "Çığlık" karakteri ne dir ki?
Bu ortada kalmak istemeyen hayatın çığlığıdır , kum saati durmuş bir hayatın çığlığıdır , kendi isteği olmadan bu dünyadan kopan hayatın çığlığıdır.
Ayrıca hayatın kapanmasından önceki son isteğidir: neşenin havasını çekmek , heyecanın sıcaklığını hissetmek , kendisiyle son kez sarhoş olmak..
Bu hikayeyi yazmama neden olan arkadaşım Burak'a harika fotosu için çok teşekkürler!
Burakın flickr'daki sitesi: http://www.flickr.com/photos/burakyilmaz61
7 Haziran 2007 Perşembe
Ben kötü bir resamım.Kimin umrunda:)?
Hayatım boyunca çizim konusunda bir felaket idim.Arkadaşlarımın çizimlerine bayılıyordum ama sıra bana gelince o kadar stres ederdim ki ellerim ter içinde kalırdı:(Onun için geçenlerde bir fotomdan çok etkilenmiş olup onu bir yeni çizeceği projesinde kullanabilmek için izin isteyen bir ressamın mailini alınca ne kadar duyduğumu anlıyorsunuzdur sanırım.Tabii ki kabul ettim ve gerçekten nasıl bir şey ortaya çıktığını görünce çok hoşuma gitti.
Tamam ressam olarak korkunç olabilirim , ama en azından resimimle bir ressamın dikkatini çekebildim:)
Aşağıda yukarıdaki resmimden etkilenerek çizilen tablonun linkine tıklayarak , tabloya ulaşabilirsiniz:
www.ebsqart.com/Artists/cmd_4251_profile_shows__1_4_G.htm
4 Haziran 2007 Pazartesi
Dayanılmaz tercih : Bir amatör olmak!
Hepimizin bir tercihidir bu : Bir amatör olmak. Bunu beğendiğimiz için mi yapıyoruz?Tabii ki de hayır ama gene de daha güvenli, daha kolay, daha ulaşılır,daha rahat,daha mantıklı ve zekicedir onu seçmek.Risk taşımıyor.Profesyonalizmin stresinden uzaktadır.Prestiji kaybetme korkusundan uzaktadır.
Amatör olmak size transparan bir sığınağı sağlıyor.Bütün eksikliklerinizi, komplekslerinizi, güvensizliklerinizi gizleyebileceğiniz bir sığınaktır bu.Çok rahat ve pratiktir, gittiğiniz her yere taşıyabilirsiniz onu.Aynı zamanda çok da modadır.
Bu günlerde herkes bir şeyde amatör olmuş durumda.Ben bunları iki gruba ayırıyorum:
1.Bu durumun farkında olup , onu bir güvenlik metodu olarak kullanmayanlar.
2.Kendilerini , amatörlüğün güvenli çerçevesinde gizleyenler.
Kendini bir amatör olarak lanse etmek , tertemiz bir gizlenme stratejisidir.Ona başka bir deyişle şöyle de diyebiliriz:Eksikliklerimizin transparan kamufle edilme ve düzeltilme sanatı..
Tamam , belki bu size biraz sert bir tanım gibi gelmiş olabilir, ama eğer biraz üstünde durur ve düşünürsek yukarıdaki deyiminin ne demek istediğini anlayacaksınız...
Bende bir amatörüm.Fotoğrafçılık,sinema,dans,yaratıcı yazı alanlarında amatörlük sürecindeyim.
Ama kabul etmem lazım ki kendime bu etiketi koymaktan bazen rahatsızlık duyuyorum .Prrofesyonel olarak çağrılmak istediğimden değil , sadece yukarıdaki nedenlerdendir rahatsızlığım.Çünkü sanki yolun başında olduğumu kabul etmemek için en kolay yolu seçiyormuşum gibi geliyor.
Sanırım kendisini geliştirmek isteyen herkes şunu kabul etmeli!Bazen hayal kırıklığına da neden olsa bile kendimizi geliştirmek açısından en iyi ilham kaynağı olacaktır!Zordur , ama buna değer!!!
Amatör olmak size transparan bir sığınağı sağlıyor.Bütün eksikliklerinizi, komplekslerinizi, güvensizliklerinizi gizleyebileceğiniz bir sığınaktır bu.Çok rahat ve pratiktir, gittiğiniz her yere taşıyabilirsiniz onu.Aynı zamanda çok da modadır.
Bu günlerde herkes bir şeyde amatör olmuş durumda.Ben bunları iki gruba ayırıyorum:
1.Bu durumun farkında olup , onu bir güvenlik metodu olarak kullanmayanlar.
2.Kendilerini , amatörlüğün güvenli çerçevesinde gizleyenler.
Kendini bir amatör olarak lanse etmek , tertemiz bir gizlenme stratejisidir.Ona başka bir deyişle şöyle de diyebiliriz:Eksikliklerimizin transparan kamufle edilme ve düzeltilme sanatı..
Tamam , belki bu size biraz sert bir tanım gibi gelmiş olabilir, ama eğer biraz üstünde durur ve düşünürsek yukarıdaki deyiminin ne demek istediğini anlayacaksınız...
Bende bir amatörüm.Fotoğrafçılık,sinema,dans,yaratıcı yazı alanlarında amatörlük sürecindeyim.
Ama kabul etmem lazım ki kendime bu etiketi koymaktan bazen rahatsızlık duyuyorum .Prrofesyonel olarak çağrılmak istediğimden değil , sadece yukarıdaki nedenlerdendir rahatsızlığım.Çünkü sanki yolun başında olduğumu kabul etmemek için en kolay yolu seçiyormuşum gibi geliyor.
Sanırım kendisini geliştirmek isteyen herkes şunu kabul etmeli!Bazen hayal kırıklığına da neden olsa bile kendimizi geliştirmek açısından en iyi ilham kaynağı olacaktır!Zordur , ama buna değer!!!
26 Mayıs 2007 Cumartesi
Sorunsal..
Bu aralar blogcular arasında bir auto-rapörtaj furyası başlamış durumda.Bana da attılar..Bu auto-rapörtajı paylaşmak istedim sizinle.
1.Sizin için mutluluk ne dir?
-Gerçekten multu olduğum anı hissetmek , bunu zaman geçtikten sonra farkına varmamak.
2.Sabahleyin sizi kaldıran ne dir?
-Büyük bir enerjiyle uyanan insanlardan olmayı çok isterdim ama ne yazık ki şu ana kadar hiç öyle olamadım.Kendime en çok kızdığım konulardan biridir zaten.O nedenle beni sabah kaldıran , sinirli bir şekilde hemen kapattığım cep telefonu zilidir.
3.En son ne zaman güldünüz?
- Bu sabah komik bir maili okurken.
4.Karakterinin en baskın özelliği nedir?
-İstikrarlı davranışlarım
5.En büyük eksikliğiniz?
-Konsantre olmamak,sabırsızlık,mükemmeliyetçilik.
6.Hangi hatalar konusunda daha toleranslı davranıyorsunuz?
-Mantıklı bir açıklaması olan hatalar konusunda.
7.Hangi tarihi kişi/yüz sende iz bırakmış?
-Rönesans sürecinin başlamasına neden olan "Humanisma" harekatı.
8.Bugünki kahramanlarınız kim dir?
- Korkmadan ve üçkağıt yapmadan hayallerinin peşine gidenler .
9.En sevdiğiniz seyahatınız hangisi oldu?
-Daha yapmadım ama sanırım Prag ve Uzak Doğu olacaktır.
10.En sevdiğiniz yazarlar?
-Hugo,Hesse,Bukowski,Hegel,Bierce,Kafka,Coelho,Murathan Mungan,Camus v.b, vb
11.Bir erkekte en çok değer verdiğiniz özellikler?
-Hislerinde ve seçimlerindeki istikrar.
12.Ya bir bayanda?
-Çıkarları yüzünden abartılı gurur ve hesap sormalar gibi basit durumları kullanmadan feminilitesini gösterebilmesi.
13. Sevdiğiniz kompozisyen?
-Yenilerden çok var sayamam.Ama klasiklerden Schubert (Özellikle "Piano Trio in E flat çalışması), Mozart,Bethoveen,Bach vb..
15.Sizde iz bırakan kitap?
-Bu çok zor bir soru.O kadar çok ki..Ama sevdiğim yazarlar belki size tahmin etmek için yardımcı olabilir:)
16.Sizde iz bırakan filmler?
-Fellini,Suzuki,Von Trier,Bergman,Herzog ve şu anda aklıma gelmeyen bir sürü yönetmenlerin filmleri.
17.En sevdiğiniz ressam?
-Dali,Caravaggio,Klimt,Munch,Buza ailesi(arnavut bunlar)
18.En sevdiğiniz renk/ler?
-Marin mavisi, yeşil,turkuaz,kırmızı,mor.
19.En büyük başarınız olarak ne görüyorsunuz?
-Hiç bir durumdan,halden,baskıdan etkilenmeden her zaman seçimlerime sahip çıkıp, onlardan asla vaz geçmemem.
20.En sevdiğiniz içecek/içki?
- Su, su ,su..Suyla hiç bir şeyi değişmem.Onun yokluğunda taze sıkılmış meyve suyu özellikle de nar suyu.Aaa illa alkol olacaksa az kırmızı şarap yada vişneli votka derim.
21.Yapmaktan en çok pişman olduğunuz şey?
- Doğru olmayan kişilerde zamanında , harcadığım manevi enerji.
22.En çok nefret ettiğiniz şey?
-İki yüzlülük, görmemiş insanların belirli bir yere geldikten sonraki davranışları , kötü niyetle kıskananlar, bayağılık.
23.En çok nelerden zevk alıyorsunuz?
-Olmadı şimdi.Sorulur mu bu yaw? Fotoğrafffffffff çekmek.Onun dışında sinema,dans etmek.Kiraatçılarla zaman geçirmek:))))
24.En büyük fobiniz:
-Akrepler.Ev değiştirmişliğim var onların yüzünden:)
25.Ne zaman yalan söylemeye yeltenirsiniz?
-Karşımdakinin ne söylersem söyleyim duymak ,anlamakyada inanmak istemediği zaman, her şeye çok nai bakan insanları kırmak istemediğim zaman, biraz daha uyumak istediğim zaman :))
26. Nasıl ölmek isterdiniz?
- Korkunç bir şekilde olmasını istemem tabii de , öldüğümü anlamadan da ölmek istemem yani.Onun için uyurken ölmek istemem.
27.Şuan anki ruhsal haliniz?
Denizde bir sandala benzer: Salantılı:)
1.Sizin için mutluluk ne dir?
-Gerçekten multu olduğum anı hissetmek , bunu zaman geçtikten sonra farkına varmamak.
2.Sabahleyin sizi kaldıran ne dir?
-Büyük bir enerjiyle uyanan insanlardan olmayı çok isterdim ama ne yazık ki şu ana kadar hiç öyle olamadım.Kendime en çok kızdığım konulardan biridir zaten.O nedenle beni sabah kaldıran , sinirli bir şekilde hemen kapattığım cep telefonu zilidir.
3.En son ne zaman güldünüz?
- Bu sabah komik bir maili okurken.
4.Karakterinin en baskın özelliği nedir?
-İstikrarlı davranışlarım
5.En büyük eksikliğiniz?
-Konsantre olmamak,sabırsızlık,mükemmeliyetçilik.
6.Hangi hatalar konusunda daha toleranslı davranıyorsunuz?
-Mantıklı bir açıklaması olan hatalar konusunda.
7.Hangi tarihi kişi/yüz sende iz bırakmış?
-Rönesans sürecinin başlamasına neden olan "Humanisma" harekatı.
8.Bugünki kahramanlarınız kim dir?
- Korkmadan ve üçkağıt yapmadan hayallerinin peşine gidenler .
9.En sevdiğiniz seyahatınız hangisi oldu?
-Daha yapmadım ama sanırım Prag ve Uzak Doğu olacaktır.
10.En sevdiğiniz yazarlar?
-Hugo,Hesse,Bukowski,Hegel,Bierce,Kafka,Coelho,Murathan Mungan,Camus v.b, vb
11.Bir erkekte en çok değer verdiğiniz özellikler?
-Hislerinde ve seçimlerindeki istikrar.
12.Ya bir bayanda?
-Çıkarları yüzünden abartılı gurur ve hesap sormalar gibi basit durumları kullanmadan feminilitesini gösterebilmesi.
13. Sevdiğiniz kompozisyen?
-Yenilerden çok var sayamam.Ama klasiklerden Schubert (Özellikle "Piano Trio in E flat çalışması), Mozart,Bethoveen,Bach vb..
15.Sizde iz bırakan kitap?
-Bu çok zor bir soru.O kadar çok ki..Ama sevdiğim yazarlar belki size tahmin etmek için yardımcı olabilir:)
16.Sizde iz bırakan filmler?
-Fellini,Suzuki,Von Trier,Bergman,Herzog ve şu anda aklıma gelmeyen bir sürü yönetmenlerin filmleri.
17.En sevdiğiniz ressam?
-Dali,Caravaggio,Klimt,Munch,Buza ailesi(arnavut bunlar)
18.En sevdiğiniz renk/ler?
-Marin mavisi, yeşil,turkuaz,kırmızı,mor.
19.En büyük başarınız olarak ne görüyorsunuz?
-Hiç bir durumdan,halden,baskıdan etkilenmeden her zaman seçimlerime sahip çıkıp, onlardan asla vaz geçmemem.
20.En sevdiğiniz içecek/içki?
- Su, su ,su..Suyla hiç bir şeyi değişmem.Onun yokluğunda taze sıkılmış meyve suyu özellikle de nar suyu.Aaa illa alkol olacaksa az kırmızı şarap yada vişneli votka derim.
21.Yapmaktan en çok pişman olduğunuz şey?
- Doğru olmayan kişilerde zamanında , harcadığım manevi enerji.
22.En çok nefret ettiğiniz şey?
-İki yüzlülük, görmemiş insanların belirli bir yere geldikten sonraki davranışları , kötü niyetle kıskananlar, bayağılık.
23.En çok nelerden zevk alıyorsunuz?
-Olmadı şimdi.Sorulur mu bu yaw? Fotoğrafffffffff çekmek.Onun dışında sinema,dans etmek.Kiraatçılarla zaman geçirmek:))))
24.En büyük fobiniz:
-Akrepler.Ev değiştirmişliğim var onların yüzünden:)
25.Ne zaman yalan söylemeye yeltenirsiniz?
-Karşımdakinin ne söylersem söyleyim duymak ,anlamakyada inanmak istemediği zaman, her şeye çok nai bakan insanları kırmak istemediğim zaman, biraz daha uyumak istediğim zaman :))
26. Nasıl ölmek isterdiniz?
- Korkunç bir şekilde olmasını istemem tabii de , öldüğümü anlamadan da ölmek istemem yani.Onun için uyurken ölmek istemem.
27.Şuan anki ruhsal haliniz?
Denizde bir sandala benzer: Salantılı:)
25 Mayıs 2007 Cuma
Yaşasın aşk!
Nasıl mi oldu???
Ben de bilmiyorum…Ne kadar zaman geçse de anlayamayacağım…
Bulunduğum o sonsuz boşlukta , bomboş olmaktan kendi duvarları arasında eko yaratan o boş ve kendisinden dahi kaçan benliğim , o her şeyden uzaklaşan ve her kalabalığın içinde yapayalnız olan ,her şeye uyan ama aslında içinde hiçbir şeyi barındırmayan o kaçak ruhum acaba böyle onu bu kadar sarsacak ,uyuşukluğunu bozacak ve her şeyden çekilmesine bir son verecek olan bir şeyin varlığından hiç haberdar mıydı?
Hayır hiç de değil…..
Her zamanki gibi köşesine çekilmiş,koyulmuş kurallara ve alışılmış olan her şeye ilgisiz bir şekilde devam etmeye bakarken,ve aynı zamanda bu alışılmışlıkla içinden dalga geçerken,o alışılmışlığın içinden ona resmen tokat atacak bir anın geleceğinden çok habersizdi…
Böyle bir şeyin olmasını beklemezken hatta böyle heyecanlara gülerken,her zamanki gibi alışılmış ve sıkılgan davranışlarıma sığınmaya çalışırken , ben hiç böyle bir tatlı tokadı yiyeceğimi düşünmemiştim…
Basit bir çift göz buluşması yetti buna.
Bir şarkı var : “Yağmur kraliçesi güneşi düşlüyor”diye , ben de şimdi düşünüyorum ki acaba buz ateşi düşler mi?
Bence evet…
Buz tutmuş bütün benliğim aniden sıcacık bir rüzgarın atkısıyla örtülmüştü…Bu rüzgar onu uyuşmuştu.İçimdeki buz bu sıcaklığa kendisini o kadar çok kaptırmış ki onunla bir olmaya karar vermiş ve böylece erimeye başlamış.Sanki her zaman öyleymiş gibi !
Aniden bütün alışılmış sıkıcı gerçekler duman gibi uzaklaşmaya başladı,hayat vardı artık içimde akan.
Kalbim , biraz korkakça içimde yeniden atıp içimi titretmeyi başladı…
Her tarafımın parladığını hissediyordum.Tabii çünkü benim için gök çok yakındı artık…
Kalbimin,beynimin,gözümün tek bir odağı vardı artık : O
Biraz utanarak,biraz çekinerek ama gene de durmaksızın O’na bakıyordum..
Ne kadar ilginçtir ki bu bomboş ruh için artık O sanki her zaman var olmuş bir şeydir ….O hep varmış aslında…
Kalabalığın içinde kendimi yapayalnız hissederken bile içimdeki ışığı söndürmeyen Oymuş meğerse…
Hey aşk , Sen ki insanların ruhunu yücelten,benliğine ışık saçan ,kalbine hayat veren,içini ve dışını güzelleştiren en güzel , en gerçek ,en samimi,en saf,en özel duygusun bu dünyada…
Sen yaşa aşk , yaşa !!!
Ben de bilmiyorum…Ne kadar zaman geçse de anlayamayacağım…
Bulunduğum o sonsuz boşlukta , bomboş olmaktan kendi duvarları arasında eko yaratan o boş ve kendisinden dahi kaçan benliğim , o her şeyden uzaklaşan ve her kalabalığın içinde yapayalnız olan ,her şeye uyan ama aslında içinde hiçbir şeyi barındırmayan o kaçak ruhum acaba böyle onu bu kadar sarsacak ,uyuşukluğunu bozacak ve her şeyden çekilmesine bir son verecek olan bir şeyin varlığından hiç haberdar mıydı?
Hayır hiç de değil…..
Her zamanki gibi köşesine çekilmiş,koyulmuş kurallara ve alışılmış olan her şeye ilgisiz bir şekilde devam etmeye bakarken,ve aynı zamanda bu alışılmışlıkla içinden dalga geçerken,o alışılmışlığın içinden ona resmen tokat atacak bir anın geleceğinden çok habersizdi…
Böyle bir şeyin olmasını beklemezken hatta böyle heyecanlara gülerken,her zamanki gibi alışılmış ve sıkılgan davranışlarıma sığınmaya çalışırken , ben hiç böyle bir tatlı tokadı yiyeceğimi düşünmemiştim…
Basit bir çift göz buluşması yetti buna.
Bir şarkı var : “Yağmur kraliçesi güneşi düşlüyor”diye , ben de şimdi düşünüyorum ki acaba buz ateşi düşler mi?
Bence evet…
Buz tutmuş bütün benliğim aniden sıcacık bir rüzgarın atkısıyla örtülmüştü…Bu rüzgar onu uyuşmuştu.İçimdeki buz bu sıcaklığa kendisini o kadar çok kaptırmış ki onunla bir olmaya karar vermiş ve böylece erimeye başlamış.Sanki her zaman öyleymiş gibi !
Aniden bütün alışılmış sıkıcı gerçekler duman gibi uzaklaşmaya başladı,hayat vardı artık içimde akan.
Kalbim , biraz korkakça içimde yeniden atıp içimi titretmeyi başladı…
Her tarafımın parladığını hissediyordum.Tabii çünkü benim için gök çok yakındı artık…
Kalbimin,beynimin,gözümün tek bir odağı vardı artık : O
Biraz utanarak,biraz çekinerek ama gene de durmaksızın O’na bakıyordum..
Ne kadar ilginçtir ki bu bomboş ruh için artık O sanki her zaman var olmuş bir şeydir ….O hep varmış aslında…
Kalabalığın içinde kendimi yapayalnız hissederken bile içimdeki ışığı söndürmeyen Oymuş meğerse…
Hey aşk , Sen ki insanların ruhunu yücelten,benliğine ışık saçan ,kalbine hayat veren,içini ve dışını güzelleştiren en güzel , en gerçek ,en samimi,en saf,en özel duygusun bu dünyada…
Sen yaşa aşk , yaşa !!!
9 Mayıs 2007 Çarşamba
Eski bir melodi
Karanlık inmeye başlamıştı şehire.Gök , yeni duran yağmurdan ve belki de gizlenmiş alev kırmızısı , batmak üzere olan ve pencereye sıkıcı bir şekilde yansıtan güneşten dolayı ilginç bir renge bürünmüş.Oda kokulu mumlardan misk ve amber kokusuyla dolmuş.Buruşup , yırtılmış kağıtlarla doluydu.Greta yazmaya devam ediyordu. "ONA" yazıyordu.Aniden sinirli bir şekilde güldü kendi kendine.Nasıl olurdu da çok önemli birisiymiş , adını büyük harflerle yazıyordu?
Onunla rastgele bazı iş arkadaşlarıyla beraberken tanışmıştı.Rahat olması,davranışlarındaki esnekliği , konuşmasındaki ve genel olarak davranışlarındaki empatikliğinden etkilenmişti.Herhalde karşı taraf da aynı elektriği almış olmalıydı ki tanıştıktan kısa bir süre sonra çıkmaya başlamışlardı.İlişkileri enerjik,dolu düzgün ve tutku dolu gidiyordu.Belki aralarında oluşan harika kimyadan dolayı , birbirlerine karşı müthiş duygular besliyorlardı.
Greta için bu bir mucize gibi idi, eskiden hiç böyle hisetmemiş, başkasına karşı böyle bir sevgiyi, ilgiyi,her anın paylaşımın ihtiyacını,yada kendini başkasına aitmişlik duygularını ilk kez yaşıyordu.Hep abartılmış,"batık gözlü" ilişkilere karşı olmuştu,ama bu böyle bir şey değildi , idare edilemez,sınırlanamaz,dikkatlice ve özel stratejilerle durdurulamaz , onu tamamen kendisine çeken bir şeydi.
Böyle hissetiğinden,Greta kendini tamamen bu ilginç rastlantının dalgalarına bırakıvermişti.Başlangıçta her şey güzel ve özeldi,ve böylede devam edecekti,arkadaşının davranışları değişikliğe uğramış olmasaydı.Sevgilisi aniden çok sert,değişmez kuralcı ,egosantrik istekleri ve çok ciddi seçimleri olan bir insana dönüşmüştü.Aniden Gretanın empatisi ve anlayışı, ilişkilerindeki şartsız olarak herş şeye uyum sağlaması ona mükkemel bir şekilde programlanmış , dakik hayatında ağır bir yük gibi gelmeye başlamıştı.Bu nedenlerle onun gözlerinde Greta pırıltısını kaybetmişti.Bunu da Gretaya yorgun ve zorlanmış bazı idafedelerle göstermişti.
Böyle bir durumla Gretanın ilk yüzleşmesi çok ağır , soğuk ve acı olmuştu.Kendisine ve ona karşı bir iğrenmeye yol açmıştı.Bu durum çok uzun sürmüş ve Gretaya zorlayıcı bir boşluk ve işkenceyi yaşatmıştı.O süreçten sonra Greta kendi duygularında total bir boşalma yaşamıştı.Bu kendisine ve ona karşı duyduğu iğrenmeye karşı bir cevapmış gibi.
Çok ağır ödediği bir dersi alıp , gene başlangıç noktasına dönmüştü.
Bu ilişkiyi kurtarmak için o kadar şey yaptığını gören sevgilisini de çok şaşırtarak onu , ona hiç bir şey demeden terketmişti.
Yinede bu gece , odada yalnız otururken aniden ona bir şeyler yazmak istediğini hissetmişti.Bu onun terketme nedenini ve onların ani ayrılışını açıklayan bir mektup değildi , bir intikam mektubu da değildi, aslında bakarsan çok basit bir mektuptu.
Belki de bir mektup değildi.Belki de bu Gretanın , başkalarından ziyade daha çok kendisine ifade etmek istediklerini aktarmasıydı.Bu belki de sadece bir meditasyondu.
Karışık düşüncelerin ağı , aniden Billy Holiday'n "Yalnızlık" şarkısının altında sallanmıştı.
O an sanki uzaktan çok alçak ,eskimiş bir ses duydu gibi hissetti, belki de uzun zamandır kendisinin içinde bastırdığı bir ses...
Sonra acı acı gülümsedi çünkü bu sesin ne olduğunu anlamıştı.Şu anda bilinçi yada bilinçsiz ama çok kararlı olarak kaçmaya çalıştığı şeydi...
- Aşk ;_ diye düşündü.- Bu eski , artık unutulmuş melodi .Gelecekteki seçimlerinin en sonunda koyulmaya mahkum olan...
5 Mayıs 2007 Cumartesi
Benzetmeler
Aşağıda yazılı olanları birbirlerine çok benzetiyorum:
1.Kafiyeli şiir yazmaktan başka bir şey yazamayan şairler.
2.Tek tip roller oynayabilen aktör/aktrisler (Özellikle de sadece pozitif rollerdekiler)
3.Bir şey yapmaktansa sadece nutuk atmayı bilen yöneticiler.
4.Alternatif besleme modeller yerine , çok iyi bilinen diyetler yada talimatları yeniymiş gibi gösterip onların değerini çok abartan diyetisyenler.
5.Deterjan yada ona benzer tüketimle ilgili basit reklamların yazarları.
6.Kendilerin de anlayamadığı , anlamsız ,gereksiz, amaçsız istekleri ile memurlar.
Hepsinin ortak bir tarafı vardır: Bayağılığı!
1.Kafiyeli şiir yazmaktan başka bir şey yazamayan şairler.
2.Tek tip roller oynayabilen aktör/aktrisler (Özellikle de sadece pozitif rollerdekiler)
3.Bir şey yapmaktansa sadece nutuk atmayı bilen yöneticiler.
4.Alternatif besleme modeller yerine , çok iyi bilinen diyetler yada talimatları yeniymiş gibi gösterip onların değerini çok abartan diyetisyenler.
5.Deterjan yada ona benzer tüketimle ilgili basit reklamların yazarları.
6.Kendilerin de anlayamadığı , anlamsız ,gereksiz, amaçsız istekleri ile memurlar.
Hepsinin ortak bir tarafı vardır: Bayağılığı!
25 Nisan 2007 Çarşamba
Makro'daki dünya
Fotoğraf çekerken kullanılan makro stilini çok beğenirim ve sık sık fotolarımda da da kullanıyorum.Tabii ki de sadece çiçek/böcek çekmeye değil , her şeyi makroda çekmeyi severim.Şu yapraklı fotoma bakıyordum da aklıma bir soru geldi: Niye makro çekimi yapmayı seviyorum, yada niye çoğumuzun dikkatini çeker makro?Ayrıca fotoğrafçılıktaki değeri neden bu kadar fazla?Değerine bakacak olursak , objenin bilinmeyen, yada zorlukla görülen taraflarını göstermesinden ve algılamamızı mümkün kıldığındandır.Objeji belki de hiç aklımızdan geçmeyen bir açıdan bakmamızı sağlıyor.Ne dir bu aklımızdan geçmeyen açı?Bence objenin özel tarafı , dünyasıdır.Gözlerimizin önünde , aniden ve biz hiç hissetmezken bile önümüze açılan tablodur.
Belki biz farkında değiliz ama bu en çok da ilgimizi çeken şeydir.Birisinde az , öbüründe fazla olmak üzere hepimizde birazcık "röntgencilik" :) vardır.Bu hiç de abartılmış bir söz değil bence, hepimiz merak ederiz karşındakimizi , bazen de en özel şeyleri görmek isteriz.Bundan rahatsızlık duyarsak bile hiç bir zaman %100 olarak , vazgeçemeyiz karşındakinin dünyasından bir şeyler öğrenebilmekten , bu basit bir obje olsa bile.
Bence makro çekerken ,yada objeyi makro kadrajına sokarken , objeyi büyütülmüş olarak yakalamaktan ziyade , objenin ince detaylarının yakalanması , ve bir şekilde objenin özelinin detaylarını kadraja hapsedilmesi.En azından bana göre , makronun hedefine en fazla böyle ulaştığıdır.
Ya sizce?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
