3 Aralık 2007 Pazartesi

Artistik Istanbul Röntgenciliği:)

am i living in a Rembrandt's painting?

hayır efenim sadece naçizane bir panorama denemesi:)

21 Kasım 2007 Çarşamba

Fotoğraf Kiraathanesi 1 yaşına bastı!



Evet ,sevgili "Fotoğraf Kiraathanesi" grubumuz 1 yaşına bastı.Tam bir senedir, bu grup aktif olarak çok güzel aktiviteler orgaize ediyor, sevgili elemanlarıyla beraber.Bunu kutlayalım dedik ve 18 Kasımda Taksimde toplandık.Görüşme yeri Saray Muhallebicisi oldu.Güzel bir kahvaltı, sohbetten sonra, Taksim yollarına koyulduk.İlk olarak Galatasaray, sonra Fransız Sokağından çıkarak Tophane tarafına doğru ilerledik.Hafif olarak yağmur çiselese de bile,foto çekmeye devam ettik , iyi de ettik çünkü Tophanede gerçekten de harikulade binalar ve manzaralar var.Şahsen her geçtiğimde, yepyeni bir şeyle kaşılaşıyormuşum gibi bi hise kapılıyorum , bu da beni çok heyecanlandırıyor.
Yolculuğumuza Karaköye inerek devam ettik, sonraki durağımız Bankalar Sokağı oldu.Orda da o güzel , eski binaların fotosunu çektikten sonra, Galata Kulesine doğru çıktık.
Acıktığımızı fark ettik ama yavaştan , onun için "Canım ciğerim"e uğramak artık şart oldu:)
Orda da keyifli bir süre geçirdik.Her zamanki gibi şen şakrak davranışlarımızla, herkesi güldürmeyi başardık:)
Günümüz Istiklal yollarında sona erdi..Bir dahaki buluşmaya görüşünceye dek..Sağlıcakla kalın dostlar..

29 Ekim 2007 Pazartesi

Gregor ve Ben


Uzun bir iş günü sona ermişti.Yorucu , yenilikleri yada özel anları olan bir gün değil.
Uzun sözün kısası monoton ve sıkıcı bir iş gün geçirmiştim.Yeni bir şeyi öğrendiğin yada keşfettiğin günlerden olmak şöyle dursun , bilakis , kendimden ve enerjimden taviz verdiğim günlerdendi.
Böyle günlerde eve gitmeye sabırsızlanıyorum. Eve gireyim , orada kapanayım ve günün bütün sıkıntılarımı orada savrulayım istiyordum.
Ben evde oturmayı çok severim.Küçük evciğimi çok seviyorum.Kendi kendime kurduğum o dünyayı seviyorum.Bu belki çok benmerkezci gibi durabilir , ama napalım , ben bunu böyle algılıyorum.
Sonunda varıyorum.Bir rahatlama hissediyorum.İyi yada kötü bu gün de bitti , şimdi rahatlama zamanı , kendi dünyama dönüş zamanıdır.
Kanepeye sızlıyorum.Hep yorgun olduğumda böyle yapıyorum.Gözlerimi birkaç anlığına derin bir karanlığa dalmak istermişçesine sımsıkı kapatıyorum.Bu bende bir sürü rahatsız edici şeylerden kaçıyormuşum gibi bir izlenim bırakıyor.
Gözlerimi yeniden açıyorum.. Beynimde alışılagelmiş bir ferahlama hissediyorum.Gözlerimi serbestçe odanın her tarafına gezdiriyorum..öylesine.. amaçsızca.Gözlerimi otluyorum desem doğru olacak.

Ve aniden , o kadar zorlanarak sağlayabildiğim tüm o rahatlama,gevşeme ve relaksımı benden çalacak olan yaratıkla karşılaşıyorum.
Duvarda duruyor.Küçücüktür.Ama Ama körpe olduğu kadar , çok hızlıdır da .Havadaki en az değişikliğe bile hassas’sa benim hareketlerime karşı tabii ki de hassastır. Büyük diplomattır aynı zamanda .Bir şeyler hareket etmezse, o da orada hiç hareket etmeden duruyor , bir ölü, görünmez biri imiş gibi duruyor.
Işığı söndürmeyi deniyorum.Yeniden açtığımda , onun baya bir yol kattığını fark ediyorum.

-Bak sen , - diyorum içimden.- Kerata , beni mi kandıracan len sen ?

Aslında bu işi iyice düşündüğümde , onun benden üstün olduğunu görüyorum.Şeytanın kendisi kadar hızlıdır , kurnazdır, müthiş bir hissetme sezgisine sahip ve her yere de sorunsuzca kayabiliyor.Benim yer çekimim ise , beni acı bir şekilde yere bağlı tutmaya devam ediyor.
Ona vurmaya karar veriyorum.Yalnız , ne yazık ki yukarıdaki yaratığın belirttiğim özelliklerinden dolayı bu girişimim çok komik olduğunu sonradan farkına varıyorum.
O zaman ne yapayım?
Kendisine aldırmamaya kara veriyorum.Sanki o orda yokmuş gibi, hiç var olmamış gibi.

- Yorgunum , - diyorum - , yatmam lazım.Yatağımın yanındaki duvardan geçtiyse de , bana ne ?

Ama uyuyamıyorum, yapamıyorum.Aklım onun kaygan vücudunda kalıp gitti.
Kaygan ve çabuk kaybolan şeylerden hoşlanmıyorum.Onlarda samimi olmayan bir şey var.Yüzeysel bir şey.Onlardan tiksiniyorum.

Onu düşünmeden edemediğimin farkına varıyorum.Yalnız artık dayanma gücümün de kalmadığının farkındayım.
Onun için artık onun varlığını kabul etmeye karar veriyorum , bu durumu kabullenmeye çalışıyorum, bu hali benimsemeye karar veriyorum.Hatta onunla daha da yakınlaşıp , onu tanıdık biri olarak görmeye çalışıyorum.

Kendisine Gregor adını taktım. Tabii ya Gregor , çünkü kendisi davet edilmemiş , istenilmez birisiydi.Belki de çünkü bir sürü davet edilmemiş birilerinin hayatımda utanmazca, çekinmeden kaymalarını hatırlatıyordu bana.
Dozu kaçırarak, haber vermeden ..serbestçe..

-Gregor , oğlum , - diyorum..Ne kadar istenilmez ve davet edilmemiş olsan da , evimde misafirsin , ondan dolayı seni kovacak değilim. Yalnız sana bir şey söylemem lazım , bunu da kafana iyice sok , anladın mı ?
Ben evde olmadıkça , istediğini yapabilirsin..AMA .. Ben buraya geldiğimde senden bir parçacık bile görmek istemiyorum.Burası benim evim …onun için ne halin varsa gör tamam mı.. nereye kaybolacağın ise beni zerreye kadar ilgilendirmez…

Hiçbir ses duyamıyorum , hiçbir yerde herhangi bir hareket yada iğrenç sürüngenimsi sesler kulağıma gelmiyor.
Anlıyorum..Bu şerefsiz , bana zekiyi , çok bilmişi oynuyor.Öyle .. gizlice.Hiç keyfini bozmadan.
Beni hayatım boyunca saran bütün sinsiler gibi.. duyulmayan sırıtmalarıyla , kendi yaptığı paçozluklarıyla beni utandırarak. Deliriyorum.

Artık bende onunla aynı silahla oynamaya karar veriyorum.Onun gibi yeniden canlanan aptalı oynamaya kara veriyorum.Yapıyorum da.
Öncellikle ışığı söndürüyorum.Bekliyorum.Neredeyse nefes almıyorum , sadece elimdeki terliği sertçe elimde sıkıştırıyorum.

Ve işte , az sonra duvarın üzerinde ıslak ıslak bir sürünmeler hisseder gibi oluyorum.Derim bir diken duvarına dönmüş vaziyette, yalnız hiçbir ses çıkarmıyorum.Bir algılayıcı hücre denizine dönmüş durumdayım.Dalgalı bir sinir okyanusuna.
Sonunda çok yakınlaştığını hissediyorum.Pervasızca oynuyor , hiçbir şeyin onu hissetmediğinden , tam emin olarak.
Ve bu pervasızlığı çok pahalıya mal oluyor.Ebediyet kadar!

Halen sinirlerim çok gergin.Yine de gülümseyebiliyorum.Hatta kahkaha atıyorum. Düşünüyorum da , her zaman bir ayrıntı unutulur , hatalara hep açık bir kapı bırakılır , işler saçma sapan örüldüğünde arap saçına dönüyor.
Bilge planlarla kurulmuş gibi görülüp , aynı zamanda sapıkça olan bu planlarla bir şeyler yapmaya kalkışıldığında , işler sarıp sarmalanıyor.
Onun için bütün bunların yapılmaması daha doğrudur , diye düşünüyorum , politikanı oynamamak , tuzaklar yoğurmamak daha iyidir , en azından bu kadar bayağı bir şekilde değil.Cesur ve biraz aptal olmak , biraz da sabırsız olmak daha iyidir , diyorum.Bence daha sağlıklı.
Battaniyenin vücudumun üzerinde hoş ağırlığını hissediyorum , beni uykuya doğru tatlı mı tatlı uyuşturmasını.
Simsiyah bir gecedir, yıldızsız bir gece.
Etrafı muhteşem bir karanlık sarmış . Tam da arzulanan dinlenmede kaybolmak için olması gereken harikulade karanlık.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Döndüm , buradayım..

a hard days night;))

Biliyorsunuz arkadaşlar geçen günlerde yoktum, memlekette idim. Buradaki yokluğum ondan kaynaklanıyor.
Arnavutluk ve Karadağ, Budva şehrinde (2 gün) geçirdim son 2 haftamı.Güzel günlerdi , dolaştım ama en önemlisi sevdiklerimle kaliteli zaman geçirdim.Anneciğimle yemek sonrası kahveyi içtim , hoş sohbetlere daldım ve bir daha onun bana olan harika arkadaşça yaklaşımına aşık oldum.Bu bana çok iyi geldi.Ama şimdi de yokluğunu çok hissetiriyor ne yazık:(
Napalım en kısa görüşmemizi bekleyecem artık..Galiba benim hayatım birilerini,bir yerleri özleyerek geçecek:(
Sizi de sıkmadan bazı çektiğim fotolarla baş başa bırakıyorum dostlar!
Sevgiler,
Eni

27 Eylül 2007 Perşembe

Kadere içelim?

depth

Kader şişko bir kapitalisttir.Senden çok istekleri vardır , sana 1 şey vermeden evvel canını çıkarttıyor,seni iyice yoruyor.
Kader sarraf bir fahişedir. Aklını çelip ,seni asla istediğin yere götürmeden , senden istediklerini alabiliyor .
Kader ahlakı olmayan bir masaldır.Belki de bizi ona götürebilen birçok yollar vardır ama onların çoğu doğru değildir.
Kader birden çok çözümleri olan bir problemdir.Yakalanmaya çok yakın, çok basit, çok anlaşılır gibi dursa da sizi seçim dilemine sürüklüyor.
Kader ekstravagan şeyleri sever.Abartıyla dosttur.Kontrol edilmiş , iza altına alınmış zevklere, sınırlandırılmış dileklere yaklaşmıyor.Uyuşuk ruhlara , kırık kalplere tahammülü yok.
Vahşi, yabani bir doğası var kaderin.
Asla tolerans göstermez.Özellikle de onun küçük bır kısmıyla yetinenlere.Bu tip durumlardan çok hızlı bir şekilde kaçar.
Ve fakat, kötü bir huyu var:Doyum nedir bilmeyen birilerine , kıskançlığı büyük bir iştahla gösterenlere rastladığında , midesi bozulup ,dökülüyor.Belkide çünkü orada herhangi bir prensip öğesi , seçkin detaylar ve seçicilik isteği bulmadığından rahatça dağıtıyor kendini .
Aslında bakarsan , kader çok karakterli değilmiş! Dolayısıyla da çok değerli bir şey olmasa gerek.
Onun için kaderin canı cehenneme diyorum arkadaşlar.
Şerefe!

19 Eylül 2007 Çarşamba

Shi Gan- (komplekslerimizin bir aynası)

foto: www.imdb.com

İki senelik bir aşk ilişkisi.Birbirini seven iki insan.Yalnız..
Kızın ezik duyguları bu mutluluğu tatmasını engelliyor.Erkek arkadaşını çılgınca kıskanıyor , onun artık yüzünde bıktığını düşünmektedir.Amansız bir şekilde sevgilisinin dikattini çekmek için , estetik bir operasyoa girmeye kara veriyor.Size filmin devamını anlatmak niyetinde değilim (zaten haftaya çarşamba cnbc-e'de var saat 22.00'de)..
Bu filmi seyrederken bir kitapta okuduğum bir deyim geldi aklıma.Orda asıl kız sevgilisine böyle yazardı bir mektupta: Seni sevebilmek için biliyormusun kaç kimlik değiştirdim?
Bu gerçekten de acı bir şeydir.Kendimizi olduğumuz gibi kabul edememek , gereksiz oluşturduğumuz komplekslerimiz hayatımızı olduğundan daha da zor kılıyordur.
Sonsuz paranoya: Halen onun gözlerinde çekici miyim?Halen onun için yeterince komik/çarpıcı/eğlencelimiyim?Ve bütün bu özellikler her zaman en yüksek dozda mıdır?
Kendimiziden böyle korkunç bir kaçış ne için?Karakterimizi süslemek için bu can atmalar neye?Nerden gelir bu eksiklik duygusu?
Keşke bütün bunların , başımıza gelen felaketlerinin nedeni olduğunu bir anlayabilsek!

Size Kim Ki Duk'un bu filmini şiddetle tavsiye ediyorum!

15 Eylül 2007 Cumartesi

Çarpıcı Posterler!


Istanbul Design Week'ten Aids konulu bazı çarpıcı posterler!

4 Eylül 2007 Salı

Koku..

Güzel fotosuyla hikayeme renk katan arkadaşım Şifa Barlas'a çok teşekkürler (flickr adresi :http://www.flickr.com/photos/74944580@N00)


Dopdolu olan bir zambağın polenlerin kokusu, bir ağaç kabuğunun muskla karışık olan aroması , kayanın üzerinde olan bir fosilin burun delici havası , bir kül parçasının yanık kokusu.. Bunların hepsi de değişik bir şekilde dikkat çekicidir.Bu kokulara bir de insan profilini , insan ruhunun esansını ve insan kalbinin gözeneklerinin dokularını eklediğinizi düşünün ve işte böylece bir insanın aurasını yaratmış oluyorsunuz.Bir ruhunun kimyasına doğru sizi götüren en harika rehber...Size de , böylece sadece bu ruha doğru seyahat etmek kalır.
Aniden kapı açılır ve bütün oda senin kokunla doluyor.Odanın her köşesi onu sanki garip bir hızla emer gibi.Ekşi bir tazeliği olan ve sanki tüm bir ormanın esrarengizliğini taşıyan bir çam kokusudur bu.Odadaki hava bir anda bir telmişçesine gerginleşiyor.Başka hiç bir koku cereyan etmiyor , hiç başka bir esintinin izi yok , her yerde senin kokunun hakimiyeti var.
İşte benim yolculuğum burada başlıyor.Zalimce çekici olan o yolculuk , o kapalı gözlerle yapılan hislerimin takibi.Bütün duyularım ; bu kokunun onlara verdiği sevinçle kontrolden çıkmış bir hızla özgürce sarhoş gibi dolaşıyorlar, bu mutlu trans denizinde yüzüyorlar.
Şu anda onları frenleyen tek bir neden vardır ; bu kokunun her damlasını tutmak, her notunu gizlice hapsetmek , her nüansını fanatikçe gizlemek ve bunu da ruhumun kilerinin derinliklerinde sıkıştırmak!
Sonra da bununla , zor saatlerimde,senin özleminle dolu olan saatlerimde yeniden göz göze geleceğim , yokluğunun verdiği hummaları durdurmak için bu kokuya yeniden ihtiyacım olacak...
Nefes alamıyorum ..artık değil..Senin kokunla doluyum...Aslında bundan şikayetçi filan da değilim.Ondan bir tanecik damla bile bırakmak istemiyorum.
Beni şoke ediyor, onu koklayınca kafayı buluyorum , beni titretiyor , bana çok ilginç şeyler yaptırıyor ve fakat onun bir zerresinden bile vaazgeçemiyorum.
Artık kokun daha da yoğun hissediliyor...Bana çok yakın olmalısın, herhalde yazı masama kadar gelmişsindir.Kokunun muzaffer savurmasının neden olduğu nefes darlığımdan patlayacak gibi oluyorum.Evet şimdi masamdan geçiyorsun ve bana merhaba demeye yaklaşıyorsun.Belki 5 , en fazla 7 adımdır bizi artık ayıran.Sen benimle selamlaşmaya geliyorsun , ben artık bunu biliyorum.Rahat tavırlarınla , her zamanki babacan davranışlarınla yaklaşıyorsun.
Sen bu kadar yakınsın!
Ama ben kafamı çevirmeye korkuyorum. Çünkü seni görünce , hep yaptığım, o durdurulamaz sevinçten kaynaklanan o spontan tavırlarımı sergilemekten korkuyorum.Bunları yapacağımı biliyorum , hep aynı şekilde davranıyorum çünkü.Parlak gözlü bir gülümseyiş, saçma sapan ve güya "naber dostum" der gibi bir el hareketi , babacan bir konuşma..işte herzaman yaptıklarım bunlardır seni gördüğüm zaman.Kim bilir bunlar ne kadar salakça gözüküyor.Bunları düşünmek bile kalbimi dondurmaya yetiyor.
Onun için etrafımda neler olduğunu görmemek için olağanüstü çaba sarfediyorum.Hatta nefes bile almamaya çalışıyorum.Sonuçta her şeye neden olan da odur...Hızlı bir şekilde bilgisayarda bir şeyler yazıyor gibi yapıyorum.Klavye , kontrolünü kaybetmiş olan parmaklarım karşısında , bazı soluk feryatlar çıkartıyor. Bu ses , az da olsa beni rahatlatıyor.En azından gözlerimi karartıp , etrafımdan az da olsa kopmamı sağlıyor.
Aniden sırtımda bir elin dokunuşunu hissediyorum.Kafamı güya tembel bir şekilde çevirip , mimiğime en yavaş hareketleri , tepkilerime bir kaplumbağa ritmi vermey çalışıyorum..
Sen beni her zamanki gibi selamlıyorsun, ama bu sefer ilginç bir canlılıkla , gözünde parlayan bir ışıkla.Reflekslerimi tutmaya çalışmaktan zaten bitap düşen beynimin işini , daha da zorlaştıran rahatsız edici bir bakışla bana bakmaya devam ediyorsun.
Beni bu gece vereceğin partiye davet ediyorsun.Bana evet yada hayır deme fırsatı vermeden kaçıp beni daha da karışık bir kafayla burakıveriyorsun.
-Hay Allah parti adresini bile vermedi-diye düşünüyorum - ki o sırada masada duran ve üstünde "iki kişilk davet" yazan bir kutuyu görüyorum.
Şaşkın bir halde kutuyu açıyorum ve içinde asla görmeyi aklımdan bile geçirmediğim şeyi görüyorum: Benim kullandığım parfümü!
-Sen benim parfümümü nerden biliyorsun ki?, - diye düşünüyorum.
Şişeyi çevirince arkada bir not buluyorum : Sezgilerini ve duygularını takip et!Onlar seni yanlış adrese götürmezler!

Gülümsüyorum... Adımlarımı artık rastgele atmayacağımdan emin olduğum yepyeni bir yolculuğa çıkıyorum..












31 Ağustos 2007 Cuma

Bugün benim 1.nci flickr doğum günüm:)


Evet tam bir sene oldu Flickr'da fotolarımı paylaşalı.Gerçekten iyi ki de katılmışım diyorum! Yoksa fotoğrafın benim için olan önemini anlayamazdım ve bu kadar harika arkadaşlara sahip olmazdım! Bu kadar farklı vizyonlara sahip olmazdım!Onun için iyi ki de varsın flickr:)

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Kuraklık ve yeşillik

beauty of simple things

Bu fotoma bakıyordum da aklıma bir şey geldi..Fotoda radikal 2 taraf var.Bir tanesi yemyeşil , öbürü kupkuru ve taş dolu.Ortada bunları ayıran da ahşap.Aslında ağaçların havanın temizliğinde ne kadar önemli olduğunu bir daha hatırlatmıyor mu bu foto?Onun için mümkün olduğu kadar ağaçları koruyalım mümkünse dikelim arkadaşlar!
Başka bir şey demiyorum ve sizi aşağıdaki haberle başbaşa bırakıyorum:

"TEMA SIZIN ICIN 9 AGACI UCRETSIZ DIKIYOR... Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.Bir insanin yıllık gazete, dergi, kürdan, kırtasiye vesaire ihtiyaçlari için tam 7 agac kullaniliyor. Yani düsünün her birimiz yilda 7 agaci tuketiyoruz! Sizin icin 7 degil tam 9 tane mese ağacı dikilecek... ve ÜCRETSİZ. Siz de kendi adiniza kampanyaya destek olmak için Siteye giriyorsunuz...Sol altta projeye destek butonuna tikliyorsunuz. Formu doldurup yolluyorsunuz. Sponsor firmalardan 20 adet sms geliyor size... Isterseniz mesajlari okumadan siliyorsunuz. www.smsmese.orgFormu dolduran herkes icin 9 mese dikiliyor. Toplam 100 milyon SMS'e ulasmak gerekiyor... Ayvalik, Antalya, Datca... Türkiye İçin 100 Milyon MesajTEMA Vakfı, ozyasar.NET arasında imzalanan protokolle, TEMA Vakfı’nın 1998 yılından bu yana Çevre ve Orman Bakanlığı işbirliği ile sürdürdüğü 10 Milyar Meşe Projesi çerçevesinde meşe tohumlarını toprakla buluşturacak “Türkiye için 100 milyon mesaj” kampanyası başlatılmıştır. Proje çerçevesinde herhangi bir ücret ödemeksizin adınıza 20 sms reklam gönderilmesine izin verdiğiniz takdirde, adınıza 9 meşe tohumu toprakla buluşturulacaktır. Türkiye de ilk defa uygulanan hedef kitle temelli Türkiye İçin 100 Milyon Mesaj Projesi’nde amaç yüksek katılım sağlanması ve reklam verecek sponsorlar ile meşe tohumlarının ekimi için gerekli desteğin teminidir.Bu projede ozyasar.NET, TEMA Vakfı ile arasında imzalanan protokol gereğince bağışçıdır. TEMA Vakfı tüzel kişiliğinin protokolde geçen işbirliği sınırları dışında; www.qsms.net web sitesi ile ilgili herhangi bir hukuki ilişkisi yoktur. TEMA Vakfının bu web sitesi veya sahipleri ile herhangi bir ortaklığı yoktur. Projedeki tüm çalışmalar TEMA tarafından sürekli denetlenmektedir. "

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Now Public'te yayınlanan 2 fotom:)


Hiyaaaa ! Now Public ( yada başka adıyla : kitlelerin mediası olarak tanınan ) , ve değişik insanların hikaye, foto ve video paylaşımı yaptığı bir haber sitesinde iki fotom yayınlandı:)
Linklerine buradan ulaşabilirsiniz.Sayfadaki nickim flickr nickim ile aynı : marielito:

24 Ağustos 2007 Cuma

Şehir yalnızlığı

Daha fazla mesai, daha fazla toplantılar, daha fazla dopdolu ajandalar.Daha fazla kariyer planları ,geleceğe dair daha fazla stres , iş arkadaşları arasında daha fazla kıskançlık.Daha fazla entrika , daha fazla güvensizlik, daha fazla üzüntü.Daha fazla iptal edilen görüşmeler,daha fazla geciktirilmiş ziyaretler.Daha fazla uykusuzluk,daha fazla gevşeme.
Daha az sakinlik , daha az huzur, daha az gülümsemeler.Daha az konuşmalar, daha az eğlence,daha az paylaşılacak şeyler.Daha az rahat davranışlar , daha az adanma isteği, daha az sıcaklık.
Daha az detay isteği,daha fazla geçici noktalara odaklanma.Daha az ilgi , daha fazla ani şeylere koşuşturma.Daha az dinleme isteği, daha fazla kaçma hissi.Daha az insanlara katılma isteği , daha fazla kendine kapanmalar.
Bugünkü şehir hayatının sembolü izolasyon,yüzeysellik ve ilgisizliğin bir sentezidir.Hepsi beraber şu kaçınılmaz yalnızlığa yol açıyorlar.
Şehir yalnızlığına.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Dokular üzerinde bir yazı!

art of decay

Fotolarımdan anlamış olmalısınız:) Dokulara hastayım!Her zaman çok dikkatimi çekmişler.

Wikipedian anlatımına göre: Dokular, objelerin dış yüzeylerinden , dokunma hisi ile algılanan /yaratılan özelliklere bağlıdır.
Ama bence ondan bundan daha fazladır.Şahsen onları "Hatıralar Kabukları" olarak tanımlıyorum.Başka bir şekilde düşünmem mümkün değil.Çünkü bana göre dokular bütün senelerin izlerini ve hatıralarını taşıyorlar.Bütün kokuları.Bütün titreyişleri.Bütün çatlamaları.
Kuklaları ile oynayan küçük bir kızın el izini , bazı küçük futbol oynayan çocukların duvara fırlattıkları topun izleri , iki aşıkların ilk isim harflerinin oyması , bir kadının boynunun kadifemsi dokuları , tutkuyla sarılan iki vücudun titreyişi , bir dansçının ayaklarının titremesini , dikkatsizce ama o kadar da duygulu yazılan bir yazının gölgelerini , "baş başa" olan bir dayanışmanın sinerjisini taşıyorlar...Ve bütün bu çeşitli ve yırtılmış tabakalar , renkler zamanın temsilcisi gibiler , her birisi başka bir karaktere, başka bir duruma aittir.Ve bütün doku da bu dinamiğin bir sintezi gibidir.
Harika değiller mi gerçekten?

9 Ağustos 2007 Perşembe

Paradokslar (2006)


Henüz yeni bulduğun ve nasıl olsa sana ait olmayan değerli bir şeyi/birisini kaybetmek , onu gene bir süre sonra gene sana ait değilken bulmak çok acı bir şeydir.
Ama nedense anlamsız bir sevinç ruhunu dolduruyor , ve de ne yazık ki aynı zamanda mütemadyen endişe onu tüm zaman boyunca bomboş bir mağaraya çeviriyor.Kaybetmenin acısı ve yeniden bulmanın mutluluğu. Birbirlerine ne kadar uzak ,ama ne kadar da yakınlar. Insan başka özel bir anı , başka şanslı bir rastlantıyı beklemekten başka ne yapabilir?

2 Ağustos 2007 Perşembe

Yeni bir safarimiz sona erdi..

Gene harika bir safariyi geride bıraktık.Bu sefer 60 küsür kişiden oluşan bir grupla (Istanbul ve Ankaradan üyelerin katılımıyla) gene eski Istanbulun kapılarını araladık.
Gene çok keyifli, bol eğlenceli, güzel anıları dolu olan bir geziydi bu.Muhteşem grubumuzla her zaman ki gibi sadece fotoğraf çekmenin keyfini çıkarmadık, daimi çay/kahve ritüellerini de yerine getirdik elbette.Ve tabii ki de gene rastlayabileceğimiz en güzel yerlerde oturduk.Bu konuda çok şanslı olduğumuzu söylemeliyim:)
Bu sefer Suleymaniyede harika bir kafe bulduk , Haliçi oradan gerçekten de elinizin altında almışsınız gibi hissetmemek mümkün değil.İşte size bunu kanıtı: )
http://www.flickr.com/photos/t-h-s/954371563/
Adı tabii ki de Haliç Kafe idi: D
Planda rotamız sadece Balat idi ama biz önce Eminönünde buluştuk ve yürüyüş partizanları olarak yürümeye karar verdik:) İyi de ettik...Böylece Eminönü,Suleymaniye,Unkapanı,Cibali,Balatı gezmiş olduk.Saatlerce rengarenk bir insan,kültür,renk,tarzlar mozaiğinde dolaştık durduk.
Tabii ki burada bitmedi.Safariden sonra keyif durağımız bu sefer Galata köprüsünün altı oldu.Güzel , bol sohbetli bir yemekten sonra, halen enerjisi kalan 15-20 kişilik grupta kendini küçük, 90' lı senelerin o naif bar atmosferini yaşatan Eloy adlı , Beyoğlu sokaklarında bulunan barda son enerji pillerimizi harcadık:)
Şimdiden yeni buluşmamızı dört gözle bekliyorum:)






18 Temmuz 2007 Çarşamba

Kırık düşler bulvarı

Karanlıkta yapayalnız yürüyorum.Her şey katranlı bir maskeyle kaplanmış gibi.
Ağaçlar bağırıyormuş gibi duran çıplak boşluklarında ürkütücü görünüyorlar..Ümitsizce yukarıya doğru uzanan dalları , kendileri de tespit edemediği,tanımadığı,görmediği bir yere doğru yalvarıyormuşçasına duruyorlar...
Sayısız bulutlar , pusu kuran bir volkana benzeyen , sıkıntılı gökte hücum ediyorlar.
Bu nefes daraltıcı durumdan bir an evvel kurtulabilmek için daha da hızlı yürümeye başlıyorum , ama ortaya çıkan kap kalın bir duvar , o kadar ani bir karşılaşma olur ki ona çarpmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.
Kafamı dönüp ona bakıyorum..Tüm duvarın fotoğraflarla dolu olduğunu görmekten de kendimi şaşırmaktan alıkoyamıyorum.Gözlerimin önünden benim ve hayatımın çeşitli imajları geçiyor.Her bir tanesinin kendisine özgü pişmanlıkları ve hüzünlüğüyle.Her bir tanesi acılı izlerini bırakarak.Her biri kalbimi kanatırcasına kazarak...
Unutulmuş simaları , aklımdan çıkan anları , içe bastırılmış hayal kırıklıkları , gizlenmiş heyecanları , anlamsız bir şekilde olsa da bile , hiç bir zaman gerçekleşmemişse de bile ümitli bekleyişleri fark ediyorum.Bu hisleri bu şekilde sergilendiğini görmek ne kadar da garip bir durum!Bunların hepsinin kısır ümitlere dönüştüğünü bilmek de ne kadar hüzünlü bir şey...Hiç bir şey bu tahrip edici melankoli durumdan fazla uzanmamıştır!

-Bugün bir elma yedim , ama içinde bir solucan bile bulamadım..Keşke bulsaydım!En azından bu bir değişiklik olacaktı , sıkıntı denizden serinletici ,yeni bir dalga gibi olacaktı...Ama bu mümkün değildir!Daimi boşluk hüküm etmeye devam edecek!

Ruhumun yeraltı şehrinde olan bu gezinti , beni ölümüne yordu.Beni yukarıya kaldıracak bir asansöra ihtiyacım var!Çünkü başka bir bulvarda gezmek istiyorum artık!

17 Temmuz 2007 Salı

En sevdiğiniz deyimlerinizi paylaşın!


En sevdiğim deyimlerden biri Pablo Nerudaya aittir:

Gülüşün bir kelebek uçuşu kadar narin...

Ya sizin var mı çok sevdiğiniz ?Paylaşırsanız sevinirim!

10 Temmuz 2007 Salı

Anket..

Fotodaki sarhoşu bulun:)

6 Temmuz 2007 Cuma

Arnavutluktan ilginç manzaralar...

Arnavutlukta idim arkadaşlar.Geçen hafta döndüm.Ondan uğrayamadım buraya.
Huzurlarınızda evime çok yakın olan bir binanın fotosunu getiriyorum.Evini birkaç metre kare büyütmenin bir yolunu burada görebilirsiniz:)

16 Haziran 2007 Cumartesi

Nefes nefese

Tepside görkemli görkemli yatıyorlar.Derileri halen harika bir şekilde parlıyor.Kim bilir ne kadar güzel yansımıştır bu kadar güzel kırmızı, oranj renkl derisi değişik sularda!
Vücutlarında halen hayat izleri gözlemleyebilirsin.Sulardaki o hızlı dalışlarını , zarif hareketlerinden kaynaklanan suların titremesini , ve en harika sirenlerini kıskandırmak istermişçesine kuyruklarını cilveli oynatmasını halen hayal edebilirsin!
Kim bilir kaç deniz ve okyanusu geçmişler , kaç değişik sularda yüzmüşler , kaç batmış medeniyetlerden, şehirlerden geçmişler?Kim bilir hangi sualtı sırları , yansımaları ile karşılaşmışlar??
Cam parçalarına benzeyen gözleri halen parlıyor...Öyle kocaman açılmış halleriyle sanki bir mesaj vermek istiyorlar.Belki de son anı anlatmak isterler , o affetmez bir şekilde hızlı olan bir çengelden kaynaklanan o son bayılma anını...sonra da hemen gelen nefes darlığı ve boş çarpınmalar.Ümitsiz dualara benzer bu son çarpınmalar, gidecek bir yeri , kendilerini duyuracağı kimse yok! Gözlerinde felaketin neredeyse korkunç bir odaklanması var.
Ve ağızları , onlar için ne diyeceksiniz?O kadar gürültülü , tüyler ürpertici bir şekilde açılan ağızlarına ne diyeceksiniz?
Bu yarıda kalan çığlığın , yolun ortasında durdurulan haykırmanın önünde Munch'un "Çığlık" karakteri ne dir ki?
Bu ortada kalmak istemeyen hayatın çığlığıdır , kum saati durmuş bir hayatın çığlığıdır , kendi isteği olmadan bu dünyadan kopan hayatın çığlığıdır.
Ayrıca hayatın kapanmasından önceki son isteğidir: neşenin havasını çekmek , heyecanın sıcaklığını hissetmek , kendisiyle son kez sarhoş olmak..
Bu hikayeyi yazmama neden olan arkadaşım Burak'a harika fotosu için çok teşekkürler!
Burakın flickr'daki sitesi: http://www.flickr.com/photos/burakyilmaz61